EY İMAN EDENLER! Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin. (Kur’an’ı ilk hareket noktası almadan din adına bir şeyler söylemeyin, yapmayın). Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Hucurat
Hucurat 2
EY İMAN EDENLER! Seslerinizi Nebînin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi ona yüksek sesle bağırmayın medeni olun yoksa siz farkına varmadan yaptıklarınız boşa gider.[*]
_______________
[*] Bu uyarı, Kur’ân’da Nebî’nin şahsında temsil edilen vahyin otoritesine karşı saygı ve bilinçli davranma ilkesini öğretir. Ayetin zahirinde, Nebî’nin yanında ses yükseltmeme emri vardır; fakat ayetin amacı sadece o günkü fiziksel ortamı düzenlemek değildir. Asıl hedef, vahyin taşıyıcısına karşı tavrı eğitmektir.
Nebî hayatta iken insanlar vahyi ondan öğreniyordu. Bu nedenle onun yanında bağırmak, tartışırken ses yükseltmek veya saygısız bir üslup kullanmak; aslında vahyin temsil edildiği makamı küçümsemek anlamına geliyordu. Böyle bir tavır, kişinin farkında olmadan yaptığı ibadetlerin ve iyiliklerin değerini düşürebilecek bir bilinç bozukluğu olarak görülür. Ayet bu yüzden müminleri edep, saygı ve ölçülü konuşma konusunda uyarır.
Bugün Nebî fiziksel olarak aramızda değildir; fakat onun getirdiği vahiy yani Kur’ân hâlâ aramızdadır. Bu nedenle ayetin günümüzdeki anlamı şudur: Nebî’ye gösterilmesi istenen saygı, bugün onun tebliğ ettiği ilahî mesaja karşı gösterilmelidir. Kur’ân konuşulurken, din anlatılırken veya Nebî’nin ortaya koyduğu ilahî mesaj değerlendirilirken saygısız bir üslup, alaycı bir yaklaşım ya da kibirli bir tavır sergilemek; ayetin ruhuna aykırı kabul edilir.
Bu ilke aynı zamanda bilgiye ve hakikate karşı edep öğretir. Vahyi anlatan birini küçümsemek, sözünü bastırmak, bağırarak tartışmak veya hakikati gürültüyle bastırmaya çalışmak; ayetin uyardığı davranış biçimine girer. Çünkü burada mesele sadece bir kişinin sesi değildir; hakikatin sesinin bastırılmamasıdır.
Böylece ayet, müminlere şu bilinci kazandırır: Vahyin temsil edildiği yerde kibir değil edep; bağırma değil sükûnet; tartışma değil anlayış aramak gerekir. Hakikate karşı saygı kaybolduğunda insan farkına varmadan yaptığı iyilikleri değersizleştirebilir. Bu yüzden Kur’ân, müminlerin sözde ve tavırda ölçülü, saygılı ve bilinçli olmasını ister.
Hucurat 3
Allah’ın Rasulünün huzurunda seslerini kısanlar, Allah’ın gönüllerini takva konusunda açığa çıkardığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.[*]
______________
[*] Bu ayet, müminlerin Allah’ın Rasulü Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı takınmaları gereken edep ve saygının, aslında kalpteki imanın bir göstergesi olduğunu anlatır. Burada mesele yalnızca sesin kısılması değildir; asıl vurgu kalpteki saygı bilincinin davranışa yansımasıdır. İnsan, hakikatin temsil edildiği bir yerde kendiliğinden ölçülü ve saygılı davranıyorsa, bu onun iç dünyasında oluşmuş bir takva bilincinin dışa vurumudur.
Ayet, Allah’ın bazı insanların kalplerini takva konusunda arındırdığını ve olgunlaştırdığını bildirir. Böyle kimseler, peygamberin yanında gürültü çıkarmaz, sözünü bastırmaya çalışmaz ve onunla konuşurken sıradan bir insanla konuşur gibi davranmazlar. Çünkü onun sadece bir insan değil, vahyin taşıyıcısı olduğunun farkındadırlar. Bu farkındalık, onları saygılı ve ölçülü davranmaya yöneltir.
Bugün Peygamberimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) aramızda değildir; fakat onun getirdiği vahiy, yani Kur’ân, hâlâ aramızdadır. Bu nedenle ayetin günümüze bakan yönü şudur: Hakikatin, vahyin ve ilahî mesajın konuşulduğu yerde saygı ve edep göstermek; kalpteki takvanın bir işaretidir. İnsan, vahyin değerini anladıkça konuşmasında da tavrında da daha dikkatli olur.
Ayetin sonunda verilen müjde ise çok anlamlıdır: Böyle bir saygı ve bilinçle hareket edenler için bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Yani Allah, kalbinde takva taşıyan ve bunu davranışlarına yansıtan kullarını affedeceğini ve onları büyük bir karşılıkla ödüllendireceğini bildirir. Bu da gösterir ki, edep ve saygı sadece bir görgü kuralı değil; iman ve takvanın pratikteki görünümüdür.
Hucurat 4
EY MUHAMMED! Odaların arkasından sana bağıranların çoğu düşüncesiz kimselerdir.[*]
______________
[*] Bu ifade, vahyin indiği dönemde bazı insanların Peygamberimiz Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı gösterdikleri kaba ve ölçüsüz davranışı eleştirir. Ayette geçen durum, bazı kişilerin Peygamber’in bulunduğu odaların dışından bağırarak onu çağırmalarıdır. Bu davranış sadece bir hitap biçimi değildir; aynı zamanda sabırsızlık, saygı eksikliği ve bilinçsizlik anlamı taşır.
Kur’ân bu tavrı “düşüncesizlik” olarak nitelendirir. Çünkü vahyi taşıyan bir elçiye karşı böyle davranmak, hakikatin temsil edildiği makama karşı saygısızlık anlamına gelir. İnsan bir konuda gerçekten bilinç ve anlayış sahibiyse, konuştuğu kişinin konumunu bilir ve buna göre davranır. Bağırarak çağırmak, sabırsızlık göstermek ve nezaket sınırlarını aşmak ise olgunluk eksikliğini ortaya koyar.
Bu ayetin verdiği mesaj sadece o günle sınırlı değildir. Burada öğretilen temel ilke şudur: Hakikatin ve ilahî mesajın temsil edildiği yerde edep ve ölçü gerekir. İnsan acelecilik, kaba hitap ve saygısız üslup yerine sabırlı, sakin ve saygılı bir tavır sergilemelidir. Kur’ân, iman edenlerin davranışlarında da bir incelik ve bilinç bulunmasını ister.
Bugün Peygamberimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) aramızda olmasa da bu ayetin öğrettiği ahlâkî ilke geçerliliğini korur. Hakikati temsil eden sözlere, ilahî mesajın anlatıldığı ortamlara ve dinî değerlere karşı saygılı davranmak; müminin olgunluk göstergesidir. Böylece Kur’ân, sadece inancı değil, konuşma biçimini ve sosyal davranışı da terbiye eden bir eğitim sunar.
Hucurat 5
Onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.[*]
______________
[*] Bu ayet, insanların Peygamberimiz Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı nasıl bir edep ve sabır içinde davranmaları gerektiğini öğretir. Bir önceki uyarıda bazı kimselerin odaların arkasından bağırarak çağırmalarının düşüncesizlik olduğu belirtilmişti. Burada ise doğru davranışın ne olduğu açıklanır: sabretmek ve uygun zamanı beklemek.
Vahyi getiren elçi, sıradan bir çağrıyla hemen dışarı çıkarılacak bir konumda değildir. Onun bir düzeni, sorumluluğu ve vahiy görevi vardır. Bu yüzden insanların acelecilik yapmadan, bağırıp çağırmadan ve saygıyı koruyarak beklemeleri gerekir. Ayet, sabretmenin ve ölçülü davranmanın insanın kendi lehine olduğunu bildirir. Çünkü sabır ve edep, hem toplumsal düzeni korur hem de kişinin iç dünyasında olgunluk oluşturur.
Burada verilen ders yalnızca Peygamber dönemine ait bir olay değildir. Kur’ân, müminlerin acelecilikten uzak, sabırlı ve saygılı bir karakter geliştirmesini ister. İnsan, hakikatin temsil edildiği yerde gürültüyle değil, sabır ve anlayışla yaklaşmalıdır. Böyle bir tavır, hem kişinin imanını güçlendirir hem de toplumda huzurlu bir iletişim ortamı oluşturur.
Ayetin sonunda Allah’ın çok bağışlayan ve çok merhamet eden olduğu hatırlatılır. Bu ifade, geçmişte yapılan hataların tamamen kapalı bir kapı olmadığını gösterir. İnsan düşüncesizce davranmış olsa bile hatasını fark edip doğru davranışı benimsediğinde, Allah’ın affı ve merhameti her zaman açıktır. Bu da Kur’ân’ın eğitim yöntemini ortaya koyar: önce hatayı gösterir, sonra doğru yolu öğretir ve ardından rahmet kapısını açık bırakır.
Hucurat 6
EY İMAN EDENLER! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip, yaptığınıza pişman olmamak için, o haberin doğruluğunu iyi araştırın.
Hucurat 7
BİLİN Kİ aranızda Allah’ın Rasulü bulunmaktadır. Eğer o birçok işlerde size uysaydı sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah iman ettiğiniz için size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkârı, fasıklığı ve Allah’ın emirlerine karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir.[*]
______________
[*] Bu ayetin temel mesajı, Allah’ın Rasulünün toplum içindeki konumunu ve vahyin rehberliğinin insan iradesinden üstün olduğunu anlatmaktır. Ayette verilen uyarı, o gün yaşayan müminlere yöneliktir; çünkü onların arasında vahyi tebliğ eden Peygamberimiz Hz. Muhammed sav. bulunuyordu. İnsanlar çoğu zaman kendi arzularına göre hüküm verilmesini isterler. Eğer Rasul, insanların bu taleplerine uysaydı toplum doğru yoldan sapar ve birçok sıkıntıya düşerdi. Bu nedenle ayet, vahyin ölçüsünün insanın heveslerinden üstün olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bugün Peygamberimiz Hz. Muhammed (salât ve selam üzerine olsun) fiilen aramızda değildir. Ancak ayetin verdiği ilke ortadan kalkmış değildir. Çünkü Rasulün görevi sadece fizikî varlığıyla insanlara hükmetmek değil; Allah’tan aldığı vahyi insanlara ulaştırmaktır. Bu vahiy Kur’an olarak korunmuş ve insanlığın önünde rehber olarak bırakılmıştır. Dolayısıyla bugün Rasulün toplum içindeki varlığı, getirdiği vahyin rehberliği ile devam etmektedir. İnsanlar kendi arzularına göre dini şekillendirmek yerine vahyin ölçüsüne yönelmek zorundadır.
Ayetin ikinci kısmı insanın iç dünyasına dikkat çeker. Allah, iman eden kimselerin kalbine imanı sevdirmiş ve onu güzel göstermiştir. Buna karşılık inkârı, bozgunculuğu ve Allah’ın emirlerine karşı gelmeyi çirkin göstermiştir. Bu, insanın vicdanında oluşan bir yön duygusudur. Yani doğru yolda olanlar, kalplerinde imanın değerini hisseden ve kötülüğü çirkin gören kimselerdir.
Bu nedenle ayetin bugüne bakan yönü şudur: İnsanlar dini kendi arzularına göre şekillendirmeye kalktıklarında yanılırlar. Doğru yol, Allah’ın vahyinin rehberliğine bağlanmaktır. Rasulün fiziken aramızda bulunmaması bu gerçeği değiştirmez; çünkü onun görevi olan vahyi iletme işi Kur’an ile tamamlanmış ve insanlığın önüne ölçü olarak bırakılmıştır. Bu ölçüye bağlı kalanlar, ayetin ifade ettiği gibi doğru yolu bulan kimseler olurlar.
Hucurat 8
Allah kendi katından bir lütuf ve nimet olarak böyle yaptı. Allah hakkıyla bilendir, hüküm (isâbetli karar veren) ve hikmet sahibidir (aranızdaki meselelere çözüm üretip ayetleriyle gönderendir).
Hucurat 9
EĞER inananlardan iki grup birbirlerine girip vuruşurlarsa, aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa Allah’ın buyruğuna sulha, saldırmazlığa dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer sulha, barışa dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adaletli davranın. Çünkü Allah âdaletli davrananları sever.[*]
______________
[*] Bu ayet, mümin toplum içinde ortaya çıkabilecek çatışmaların nasıl çözüleceğini belirleyen temel bir ilkeyi ortaya koyar. İnsan topluluklarında anlaşmazlıkların çıkması kaçınılmazdır. İnanan iki grubun birbiriyle çatışması da mümkündür. Ancak burada asıl önemli olan, böyle bir durumda toplumun nasıl davranması gerektiğidir. Ayet, taraf tutmayı değil; adalet merkezli bir çözümü emreder. İlk yapılması gereken şey, çatışan tarafların arasını düzeltmeye çalışmaktır. Bugün uluslararası ilişkilerde buna “diplomasi trafiği” denilmektedir. Tarafları masaya oturtmak, konuşmayı sürdürmek, arabuluculuk yapmak ve gerilimi düşürmek için yürütülen girişimler bu ilkenin modern dünyadaki karşılığıdır.
Fakat bazen taraflardan biri barışı kabul etmez ve saldırganlığını sürdürür. Böyle bir durumda ayet, haksızlığı görmezden gelmeyi değil, zulmü durdurmayı emreder. Haddi aşan tarafın saldırganlığı sona erinceye kadar ona karşı durulması gerektiği belirtilir. Bu, intikam amacıyla değil; adaleti yeniden kurmak ve saldırıyı durdurmak içindir. Amaç karşı tarafı yok etmek değil, onu tekrar barış ve hukuk düzenine döndürmektir. Günümüz dilinde bu durum, diplomasi sonuç vermediğinde uluslararası hukuk çerçevesinde saldırgan tarafa karşı ortak tavır alınmasına benzetilebilir.
Saldırgan taraf barışa döndüğünde ise düşmanlık sürdürülmez. Tam tersine taraflar arasında yeniden adil bir düzen kurulması gerekir. Bu noktada kin, öfke veya tarafgirlik devreye girmemelidir. Ayetin son vurgusu özellikle dikkat çekicidir: Allah adaletli davrananları sever. Yani müminlerin görevi sadece çatışmayı bitirmek değil; bunu adaletle yapmak ve hiçbir tarafa haksızlık etmemektir.
Böylece ayet, mümin toplumda güç dengesi değil adalet ve barış esasının hâkim olması gerektiğini öğretir. Çatışma çıktığında yapılması gereken şey tarafları körü körüne desteklemek değil; önce barışı sağlamak için diplomasi trafiğini işletmek, gerekirse zulmü durdurmak ve sonunda adaletli bir düzen kurmaktır. Bu ilkeye bağlı kalan toplumlar hem iç barışı korur hem de iman kardeşliğini ayakta tutar.
Hucurat 10
Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, size merhamet edilsin.
Hucurat 11
EY İMAN EDENLER! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklıkla adlandırılmak ne kötüdür! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.
Hucurat 12
EY İMAN EDENLER! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.
Hucurat 13
EY İNSANLAR! Şüphe yok ki, Biz sizi; bir erkek ve bir dişiden meydana getirdik. Sizi birbirinizle tanışmanız için toplumlara / ırklara ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.[2] Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır.
______________________
[1] Kur’an’ın anlatımında insanlar arasındaki en büyük farklılık (üstünlük) bu ayetle dile gelmiştir; “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” Yani Allah’ın indinde EN ÇOK KERİM OLANINIZ (ikram olunanınız, en şerefli olanınız ırk ya da soy olarak değil) EN ÇOK TAKVA SAHİBİ OLANINIZDIR!
Yine bu bağlamda rasullerin bazısının bazısından üstün/farklı olması durumu da budur.
“… O’na İshak ve Yakub’u ihsan ettik ve her birini hidayete erdirdik. Nuh’u da daha önce hidayete erdirmiştik, O’nun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı, Harun’u da…İşte iyi işler yapanları böyle mükafatlandırırız. Zekeriyya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı da… Hepsi iyilerdendir. İsmail’i Elyesa’yı, Yunus’u ve Lut’u da… (FADDALNA ale’l-alemin) alemlere faddal / farklı kıldı.) (Enam 83-87)
Enam Suresinin bu ayetleri neredeyse, Kur’an’da adı geçen bütün peygamberler sayılarak, alemlere “FADDAL” oldukları ifade edilmiştir. Ayrıca Nisa 162-167. ayetleri de aynı şeyleri ifade etmektedir.
Hucurat 14
BEDEVİLER (GÖÇEBE ARAPLAR): “İman ettik/biz müminlerden olduk” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz / müminlerden de olmadınız.” (Öyle ise, “Müminlerden olduk / iman ettik” demeyin). “Fakat Müslim / Allah’a teslim / İslâm vatandaşı olduk” deyin. Henüz iman / inanç tam olarak kalplerinizde yer etmedi. Eğer Allah’a (ibadete / kulluğa) ve Rasûlüne itaate devam ederseniz (Allah) yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Hucurat 15
İman edenler ancak Allah’a ve Rasûlüne inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah’ın tavsiye ettiği şekilde mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.
Hucurat 16
(Ey Muhammed!) De ki: “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerdeki ve yerdeki herşeyi bilir. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.”
Hucurat 17
Allah’a teslim / İslâm vatandaşı olmalarını bir lütûfta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar / senin başına kakıyorlar! De ki: “Müslim / İslâm vatandaşı / Allah’a teslim olmanızı bir lütûf gibi bana hatırlatıp / başa kakıp durmayın. Tam tersine eğer doğru kimselerseniz Rasûlü / Elçisi ile sizlere doğru yolu bildirdiği için Allah size lütûfta bulunmuş oluyor.”
Hucurat 18
Şüphesiz Allah göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.