BÜTÜN ÖVGÜLER Allah’a aittir! O ki, kitabı kuluna indirdi ve o[kitabı]na, (anlaşılmasını güçleştirecek) hiçbir eğrilik / zorluk koymadı!
Kehf
İniş Sırası: 69 • Mushaf Sırası: 18 • Mekki Sure • 110 Ayettir
Kehf 1
BÜTÜN ÖVGÜLER Allah’a aittir! O ki, kitabı kuluna indirdi ve o[kitabı]na, (anlaşılmasını güçleştirecek) hiçbir eğrilik / zorluk koymadı!
Kehf 2
Dosdoğrudur! Kendi katından gelecek şiddetli bir azaba karşı uyarmak ve salih amel / hayata katkı sağlayan / faydalı işleri en iyi şekilde yapan müminlere, kendileri için güzel bir mükâfatın bulunduğunu müjdelemek için!
Kehf 5
Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından ne de ağır bir söz çıkıyor. Sadece yalan söylüyorlar.
Kehf 6
BELKİ de sen bunlar yüzünden neredeyse kendini helâk edeceksin; sana gelen bu söze / ayetlere / vahye / Kur'an'a inanmıyorlar diye?!
Kehf 7
Şüphesiz Biz, yeryüzündeki şeyleri bir süs / bir araç kıldık ki; insanların hangisinin daha güzel iş yaptığını açığa çıkaralım (yaptıklarının tam karşılığını verelim) diye.
Kehf 9
SEN Kehf (mağara ashabı / arkadaşları) ve Rakîm ashabını (yazılı metin sahibi arkadaşlarını), Bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sanıyorsun?
Kehf 10
Hani o gençler mağaraya sığındılar ve dediler ki: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver. Bize şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla!”
Kehf 11
Böylece Biz de nice yıllar o mağara içinde onları (duyu organları olan kulaklarına bir ağırlık koyarak / kapatarak bütün organları ile birlikte) uyuttuk.[1]
______________________
[1] Herkes bizzat kendi hayatında şahittir, yatağa yatıp uykuya daldığında ve daha sonra UYKU sırasında bir ses işittiğinde ya da biri seslendiğinde ANINDA uyanırız?! Burada dikkat çekmek istediğimiz şey KULAĞIMIZ (kulak organımız uyku esnasında Allah tarafından kapatılmamıştır) en küçük tıkırtıyı duyar ve ayağa kalkarız. Ashab-ı Kehf ile ilgili ise Allah onları uyuttuğuna vurgu yapar. Bütün organları ile uyutmuştur. Duyu organları olan KULAKLARA bir ağırlık koymuştur, kapatmıştır, damga vurmuştur ki herhangi bir sesten etkilenmesinler. Bir ses işitip de uyanıp ayağa kalkmasınlar.
Zümer 39/42 'de ise DUYU ORGANLARI KULAKLAR AÇIKTIR, kapatılmamıştır, bir ağırlık konulmamıştır; en küçük bir tıkırtıda hemen uyanıp ayağa kalkılır. Daha açık ve net bir ifadeyle gece uyku esnasında DUYU ORGANLARI kısa süre (gece boyunca, bir ses duyuncaya kadar) DEVRE DIŞI BIRAKILIR. Kehf 11 'de ise tamamen kapatılmıştır, kulaklara (duyu organlarına) bir ağırlık konulmuştur ki, bir ses ile uyanıp ayağa kalkmasınlar.
Kehf 12
Sonra onları uyandırdık ki; iki taraftan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap edeceği bilinsin.
Kehf 13
ONLARIN haberlerini sana gerçek olarak anlatıyoruz. Şüphesiz onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi, Biz de onlara doğruluklarını/hidayetlerini artırmıştık.
Kehf 14
Onların kalplerini kuvvetlendirmiştik. Hani kalktılar hemen dediler ki: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yeryüzünün Rabbidir. Artık biz O’ndan başka bir ilâha asla yalvarmayacağız! O zaman saçma sapan bir şey söylemiş oluruz.
Kehf 15
İşte şunlar bizim halkımız O’nun dışında ilâhlar edindiler. Onlar hakkında açık bir kanıt getirmeleri gerekmez miydi? Allah’a yalan uyduran kimseden daha zalim kim olabilir?”
Kehf 16
Ve (içlerinden biri demişti ki): ”Madem ki siz, onlardan ve Allah’tan başka kulluk ettikleri şeylerden uzaklaştınız, öyleyse mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden yaysın ve işinizde size bir kolaylık hazırlasın.”
Kehf 17
VE güneşi bir görseydin, doğduğu zaman mağaralarından sağa doğru eğiliyor, battığı zaman da sola doğru dokunarak giderdi. Ve onlar mağaranın genişçe bir odası içinde idiler. İşte bu Allah’ın ayetlerinden / işaretlerinden biriydi! Allah; doğruyu dileyenleri / isteyenleri / tercih edenleri doğru yola ilettiğinde işte o kimse doğru yolu bulmuştur. Sapıklığı isteyenleri / dileyenleri / tercih edenleri de sapıklıkta bıraktığında kesinlikle ona doğru yolu gösteren bir dost bulamazsın.
Kehf 18
ONLAR uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa-sola çevirirdik. Onların köpeği de, mağaranın girişinde iki kolunu / ayağını uzatmış durumdaydı. Onları o durumda görseydin elbette onlardan dönüp kaçardın! Kesinlikle onlardan dolayı içine bir ürperti dolardı.
Kehf 19
İşte böylece; onları dirilttik ki, kendi aralarında birbirlerine sorsunlar diye. İçlerinden sözcü birisi: “Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya bir günün bir parçası kadar kaldık!” dediler. Dediler ki: “Ne kadar kaldığımızı Rabbimiz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş ile şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise ondan size bir yiyecek getirsin. Ancak çok dikkatli davransın, sakın sizi kimseye sezdirmesin!
Kehf 20
Çünkü onlar sizi ele geçirirse taşlarlar veya sizi kendi dinlerine döndürürler. O zaman sonsuza kadar mutlu olamazsınız.”
Kehf 21
İŞTE BU YOLLA/böylece onları buldurduk ki, Allah’ın vadinin gerçek olduğunu ve kendisinde hiç şüphe olmayan kıyamet saatinin geleceğini bilsinler. Hani onlar, işlerini kendi aralarında birbirleriyle tartışıyorlardı: Bir kısmı; “Onların üzerine bir bina yapın, Rableri onların durumunu daha iyi bilir” diyorlardı. Onlar hakkında yapılan tartışmada galip gelenler: “Biz mutlaka onların üzerine bir mescit yapacağız” dediler.
Kehf 22
“Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir” derlerse; “Beştirler, altıncıları da köpekleridir” derlerse; “Gayb / bilinmeyen hakkında” tahmin yürütürlerse; “Yedidirler, sekizincileri de köpekleridir” derlerse de ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onların kayda değer bir bilgiye sahip olanları çok azdır. Artık onlar hakkında açıkça bilinenler dışında hiç kimse ile tartışmaya girme! Ve onlar hakkında bilgi almak için de hiç kimseye bir soru sorma!”
Kehf 24
“Ancak Allah izin verirse!” (de). Unuttuğun zaman da Rabbini an ve de ki: “Umarım Rabbim, beni bundan daha yakın bilgiye yaklaşmam için, doğruya yöneltip iletir.”
Kehf 25
VE (BAZILARI); onların mağaralarında üç yüz yıl kaldı(ğını ileri sürüyor) ve kimileri de (bu sayıya) dokuz yıl daha ilâve ediyorlar.
Kehf 26
(Bu onların iddialarıdır). De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yeryüzünün gaybı/görülemeyeni O’nundur. O, ne güzel görendir. Ve O, ne güzel işitendir Onların O’ndan başka bir velisi/dostu/yardımcısı yoktur. Kendi hükmüne/kararına hiç kimseyi ortak etmez.”
Kehf 27
ÖYLEYSE Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! O’nun sözlerini değiştirecek yoktur. Ve asla O’nun dışında bir sığınak da bulamazsın!
Kehf 28
Sen sabah akşam, Rablerinin rızasını isteyerek yalvaran kimselerle beraber ol! Dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma! Kalbi Bizi anmaktan gafil olan, sırf tutkusuna uyan ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma!
Kehf 29
DE Kİ: “Hak Rabbinizden gelen gerçektir (Vahiydir / Kur’an’dır).” Artık inanmak için gerekeni yapan gereği gibi iman etsin, inkâr etmek için gerekeni yapan da kâfir olsun / gerçeğin üzerini örtsün. Şüphesiz Biz, yanlış yapan / zalimler için bir ateş hazırladık; çadırı / duvarları kendilerini kuşatan bir ateş! Eğer imdat / yardım dilerlerse; yüzleri haşlayan erimiş maden / maden eriyiği[1] gibi bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içecek! Ve ne kötü bir dayanak!
______________________
[1] Magma, yeraltında bulunan, ergimiş (Fizik Terimi: Isı etkisiyle sıvı duruma geçmiş (katı madde) hâlindeki kayaçlar. Kayaçların basınç düşmesi, sıcaklık yükselmesi, H2O ilavesi gibi etkenler altında erimesi sonucu oluşan silikat hamuru durumundaki eriyiklerdir. Yeryüzüne ulaşarak yanardağlardan püsküren magmaya lav denir.
Kehf 30
O kimseler ki; iman edip salih amel/hayata katkı sağlayarak faydalı işleri en iyi şekilde yapmışlardır. Şüphesiz Biz güzel bir amel/iş yapan kimsenin de ücretini zayi etmeyiz.
Kehf 31
Onlar öyle kimselerdir ki; kendileri için altlarından ırmaklar akan Adn Cennetleri vardır. Orada altından bileziklerle süslenip bezenirler. İnce has ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil giysiler giyerler. Koltuklar üzerine yaslanırlar. Ne güzel bir ödül! Ne güzel bir dayanak!
Kehf 32
ONLARA şu iki adamın misalini anlat: Birine, iki üzüm bağı/bahçesi vermiş, onları hurmalıklarla çevirmiştik. İkisi arasında da ekinler bitirmiştik.
Kehf 33
Her iki bağ da/bahçe de meyvelerini verdi, hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Aralarından bir de ırmak akıtmıştık.
Kehf 34
Onun bir geliri vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki: “Ben senden malca daha zengin, adamca daha güçlüyüm”.
Kehf 35
Ve o, kendi kendisine yazık ederek bağına girdi ve dedi ki: “Sonsuza kadar bunun yok olacağını sanmam!
Kehf 36
Kıyamet saatinin gerçekleşeceğini de sanmıyorum. Eğer Rabbime tekrar döndürülsem bile, mutlaka yer ve sonuç itibariyle bundan daha iyisini bulurum.”
Kehf 37
Kendisiyle konuşan arkadaşı dedi ki: “Sen, seni topraktan, sonra bir damla nutfeden/sudan yaratan, sonra da seni bir adam olarak şekillendireni inkâr mı ediyorsun?
Kehf 39
Bağına girdiğin zaman: “Allah ne güzel dilemiş/yaratmış! Güç yalnız Allah’ındır” demen gerekmez miydi? Gerçi sen beni malca ve evlâtça fakir görüyorsun!..
Kehf 40
Belki Rabbim bana senin bağından daha iyisini verir. Seninkine de gökyüzünden bir afet/belâ gönderir de, kupkuru bir toprak oluverir!
Kehf 42
Derken onun serveti/mahsûlü kuşatılıp yok edildi. (Bağ sahibi) hemen ona harcadığı şeylere (içi yanarak), ellerini ovuşturmaya başladı. Bağ çardakları üzerine çökmüş kalmıştı! Şöyle diyordu: “Ah, ne olurdu ben/yazıklar olsun bana, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım!”
Kehf 43
Allah dışında kendisine yardım edecek bir topluluk da yoktu. Kendi kendine de yardım edemedi.
Kehf 44
İşte bu durumda velâyet/yardım ve koruyuculuk, gerçek olan Allah’a aittir. Sevap/mükâfat vermek bakımından en iyi, en güzel sonucu vermek yönünden de en iyi olan O’dur.
Kehf 45
SEN ONLARA dünya hayatının misalini şöyle anlat: O, gökyüzünden indirdiğimiz bir su gibidir. Onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karışmıştır. Sonra da rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları olmuştur. Allah herşeye muktedîrdir / herşeye güç yetirendir!
Kehf 46
Mal ve çocuklar dünya hayatının süsüdür. Faydalı olan kalıcı işler ise Rabbinin katında, sevapça daha iyi, umut bağlamaya daha lâyıktır.
Kehf 47
O gün dağları yürütürüz ve yeryüzünü dümdüz olmuş/çırılçıplak görürsün. Onların hepsini toplamışızdır, içlerinden hiçbirini geride bırakmamışızdır.
Kehf 48
Hepsi sıra sıra Rabbinin huzuruna sunulmuşlardır. Ant olsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Oysa siz, sizin için; belli bir hesap zamanı tayin etmeyeceğimizi sanmıştınız.
Kehf 49
Kitap ortaya konulmuştur. Artık suçluları onun içindekilerden dolayı, korkar bir durumda görürsün. Derler ki: “Eyvahlar bize! Bu kitaba ne oluyor böyle? Küçük-büyük hiçbir şeyi bırakmıyor, herşeyi toplamış sayıp döküyor!” Yaptıkları şeyleri hazır olarak bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez!..
Kehf 50
VE (HATIRLA Kİ) Biz bir zaman meleklere: “Âdem’i selamlayın[*]/önünde saygı ile eğilin” demiştik. İblis[**] dışında hepsi saygı ile eğildiler/selamladılar. O (İblis), cinlerden (algılayamadığınız varlıklardan) idi. Rabbinin emrinden/sözünden/söylediğinden dışarı çıktı. Onu ve soyunu Benim dışımda dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar, sizin için saldırgan bir düşmandırlar. Ne kötü bir değiştirmedir!
______________________
[*] Pek çok Meal Sahibi genelde 'secde edin' olarak verirler. Biz saygıyla eğilin, selâmlayın olarak vermeyi uygun gördük. Bkz.: Secdenin kök anlamı eğilmedir (Müfredat).
[**] İblis; kötülüğün/kötülerin/şeytanların babasıdır, yani bir başka deyimle kötülüğün temsilcisidir. İnsan için büyük bir saldırgan ve saptırıcı/yoldan çıkarıcı bir düşmandır.
Kehf 51
Ben onları göklerin, yeryüzünün ve kendilerinin yaratılmasına da şahit tutmadım. Ben, saptırıcıları destekçi olarak tutmuş değilim!
Kehf 52
O gün Allah der ki: “Bana ortak zannettiğiniz ortaklarımı çağırın.” Onları çağırdılar fakat kendilerine cevap veremediler. Biz onların aralarına bir uçurum koyduk.
Kehf 53
Suçlular ateşi görmüşler, artık onun içine gireceklerini anlamışlardır. Fakat kaçıp kurtulacakları bir yer bulamamışlardır.
Kehf 54
İŞTE BUNUN GİBİ, Biz bu Kur’an’da insanlar için, her örnekten çeşitli açıklamalar yaptık. İnsan ise tartışmaya çok düşkündür.
Kehf 55
İnsanları, kendilerine hidayet / yol gösterici Kitap/Kur’an geldiği zaman, inanmaktan ve Rablerinden bağışlanma dilemekten alıkoyan şey; öncekilere uygulanan sünnetin / uygulamanın kendilerine de uygulanması veya azabın açıkça karşılarına gelmesini istemeleridir (zira kitapta anlatılanlara inanmıyorlar).
Kehf 56
Biz, elçileri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmaktan başka bir maksatla göndermedik! İnkâr eden kimseler ise, gerçeği yalanla etkisiz kılmak için mücadele ediyorlar. Onlar Benim ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay konusu yaptılar.
Kehf 57
Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatıldığı halde; onlardan yüz çeviren ve ellerinin öne sürdüğünü unutandan daha zalim kim olabilir? Onlar, kalplerini (duygusal zekalarını) onu kavramak için işletmiyorlar ve kulakları ile de işitmek istemiyorlar. Dolayısıyla sen onları doğru yola çağırsan bile, bu halde doğru yola asla gelmiyorlar.
Kehf 58
(Bununla birlikte) rahmet sahibi, çok bağışlayan Rabbin; onları kazandıkları şeylerle hemen cezalandıracak olsaydı, elbette azabı onlar için çabuklaştırırdı. Fakat onlar için vadedilen bir zaman vardır. Artık O’ndan kaçıp sığınacak bir yer bulamayacaklardır.
Kehf 59
İşte şu kentler! Zulmeden önceki toplumları imha ettik; Biz onları imha etmeden önce bir süre vermiştik.
Kehf 60
HANİ Musa genç yardımcısına demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar durmayacağım veya uzun bir zaman yürüyeceğim.”
Kehf 61
İki denizin birleştikleri yere ulaştıkları zaman, balıklarını unuttular; o, sıyrılıp akarak denizde yolunu tutmuştu.
Kehf 62
Orayı geçip gittiklerinde genç yardımcısına dedi ki: “Kuşluk/sabah yiyeceğimizi bize getir. Andolsun bu yolculuğumuzda epeyce yorgunluk çektik.”
Kehf 63
(Genç adam): “Gördün mü?” dedi. “Kayaya sığındığımız zaman doğrusu ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. Acayip bir şekilde denizin içinde yolunu tutup gitti.”
Kehf 64
(Musa): “Aradığımız şey işte buydu!” dedi. Kendi izlerini takip ederek derhal geri döndüler.
Kehf 65
ORADA kullarımızdan bir kul[1] buldular; kendisine katımızdan bir rahmet ve tarafımızdan ona bir ilim öğretmiştik / emir vermiştik.
______________________
[1] Pek çok Meal Sahibi bu ayette geçen Allah'ın ‘kul’ diye nitelediği kişiye Hızır olarak manâ vermişlerdir. Bu sebeple de insanlarda yerleşmiş bir ‘hızır’ anlayışı vardır. Kur’an ve Ayetleri bir bütün olarak düşünülemediği için bu ayette geçen ‘kul’ için uydurulmuştur. Allah, o kişiyi görüldüğü gibi ‘kul’ olarak nitelemektedir. Yoksa ‘hızır’ derdi. Katından özel Rasûlü (Elçisi) Meleği olabilir. Kur’an’da hızır diye biri yoktur. Bugün insanlar ‘yetiş ya hızır’ diye dua ederek, hızır diye kendi uydurdukları ‘her ne ise’ onu Allah’a ortak koşmaktadırlar, bilerek ya da bilmeden?! Bu inanç şirktir, terkedilmelidir. Ve ayrıca; halkın inancında: Hızır, halâ; bereket veren, yardım eden, yani; tasarruf hakkı olan biri gibi de görülür. Bu da şirktir! Çünkü Allah, sıfatlarını hiç kimseyle paylaşmaz. Ve kimseye de tasarruf hakkı/yetkisi vermemiştir. Sonraki dönemlerde ve kıyâmete kadar da asla ve asla böyle bir varlığın hiçbir etkisi/tasarrufu olamaz. Çünkü Allah dışında her canlı/her varlık ölümü tadıcıdır.
Kehf 66
Musa dedi ki: “Sana öğretilenden, doğruya ileten bilgiyi bana da öğretmen için, sana tabi olabilir/seni izleyebilir miyim?”
Kehf 67
(O kul) dedi ki: ”Doğrusu, sen benimle beraber bulunmaya sabredemezsin / dayanamazsın!
Kehf 68
Nasıl dayanabilirsin / sabredebilirsin ki; iç yüzünü bilmediğin ve onunla (bizzat kendi ilminle yakinen anlayamadığın) kavrayamadığın bir şeye?”
Kehf 69
(Musa): “İnşallah beni sabırlı / dayanıklı / tahammüllü bulacaksın. Ben hiçbir işte de sana karşı gelmem” dedi.
Kehf 70
(O kul) dedi ki: “Eğer bana uyarsan, yaptığım hiçbir şey hakkında bana soru sorma! Ta ki, ben onu sana söyleyip anlatıncaya kadar.”
Kehf 71
BUNUN ÜZERİNE yürüyüp gittiler. Nihayet gemiye bindikleri zaman gemiyi delerek yaraladı. (Musa): “Yolcularını boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten sen şaşırtıcı bir iş yaptın” dedi.
Kehf 72
(O kul) dedi ki: “Ben sana, ‘benimle bulunmaya sabredemezsin / katlanamazsın / dayanamazsın’ demedim mi?”
Kehf 73
(Musa) dedi ki: “Unuttuğum şeyden ötürü beni sorguya çekip kınama, bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.”
Kehf 74
YİNE yürüdüler. Nihayet bir gence rastladıklarında; o (kul, yani insan suretindeki melek Allah’ın emri gereğince) hemen onu öldürdü. (Musa): “Temiz bir canı katlettin ha?! Bir nefse / cana karşılık olmaksızın! Doğrusu sen çirkin bir iş yaptın” dedi.
Kehf 75
(O kul) dedi ki: “Ben sana ‘benimle bulunmaya sabredemezsin / dayanamazsın / katlanamazsın’ demedim mi?”
Kehf 76
(Musa) dedi ki: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma! Artık tarafımdan sana bir özür ulaşmıştır.”
Kehf 77
YİNE yola koyuldular. Nihayet bir kasaba halkına vardıkları zaman, halkından yemek istediler. Kasaba halkı onları konuk olarak ağırlamaktan kaçındılar. Orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler. (O kul) hemen o duvarı doğrulttu / tamir etti, sağlamlaştırdı. (Musa): “Eğer isteseydin buna karşılık bir ücret alırdın” dedi.
Kehf 78
(O kul) dedi ki: ”İşte bu benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Sana sabredip de dayanamadığın olayların gerçek yorumunu / iç yüzünü haber vereceğim.
Kehf 79
O GEMİ var ya; o, denizde çalışan yoksulların idi. Ben onu kusurlu yaptım, çünkü ötelerinde her sağlam gemiye zorbalıkla el koyan diktatör / zorba bir kral vardı.
Kehf 80
Gence gelince onun anası ve babası Mü’min insanlardı. Bunun onlara azgınlık ve küfür nedeni olması sözkonusu idi.
Kehf 81
Böylece Rableri onlara, onun yerine temizlik yönünden ondan daha hayırlısını ve daha merhametlisini versin.
Kehf 82
Duvara gelince: O, şehirde iki yetim çocuğun idi. Onun altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da iyi birisi idi. Rabbin istedi ki, onlar güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar... Ben bunları kendiliğimden[1] yapmadım (Rabbin emirleriydi). İşte sabredip de kendisine dayanamadığın şeylerin / olayların yorumu / iç yüzü bu-dur!”
______________________
[1] Öldürülen genç; anne-babasına merhametsiz davranan, gaddar, o zamanki hukuka göre aynı zamanda ölüm cezasını gerektiren suçları da işlemiş birisi olduğu anlaşılıyor. O ‘kul’ ise bazı Meal Sahiplerinin ‘hızır’ diye anlamlandırdıkları şahıstır?! Bize göre ise; “Yargı kararlarını” uygulayan biri, yani Allah katından seçilmiş Rasûl ya da insan sûretinde gönderilmiş bir Melek olabilir. (Bize Melek olduğu daha yakın geliyor; Allah en iyi ve en doğrusunu bilir).
Kehf 84
Doğrusu Biz onu yeryüzünde sağlam yerleştirmiş / geniş imkânlar vermiş ve ona her şeyden bir sebep vermiştik / herşeye kolayca ulaşmanın yolunu göstermiştik.
Kehf 86
Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, onu kara balçıklı bir kaynakta batar halde gördü. Ve onun yanında da bir kavim buldu. Dedik ki: “Ey Zülkarneyn! Ya onları cezalandırır/azap edersin ya da haklarında iyilikle davranırsın.”
Kehf 87
Dedi ki: “Kim zulmederse / zalimlik ederse kendisini cezalandıracağız / azap edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülecektir. O da ona görülmemiş bir azapla azap edecektir.
Kehf 88
Ancak inanan ve salih amel / insana ve hayata katkı sağlayarak yararlı bir iş yapana gelince onun için en iyi mükâfat vardır. Ve ona emrimizi yerine getirmeyi kolaylaştırırız.”
Kehf 90
Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu bir kavmin üzerine doğar halde buldu. Onlara güneşten koruyan bir siper yapmamıştık.
Kehf 93
Nihayet iki set arasına ulaşınca; iki setin yanında neredeyse hiç söz anlamayan / dinlemeyen bir halk buldu.
Kehf 94
“Ey Zülkarneyn!” dediler. ”Yecüc ve Mecüc bu yerde gerçekten bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set yapman için sana vergi / ücret / bir bedel verelim / ödeyelim mi?”
Kehf 95
Dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar, daha hayırlıdır. Siz bana güç ile/işçilik ile yardım edin, sizinle onlar arasına sağlam bir set yapayım.
Kehf 96
Bana demir kütleleri getirin.” Nihayet iki dağın arasını aynı seviyeye getirince; “Körükleyin” dedi. Nihayet o demir kütlelerini kor ateş haline sokunca, dedi ki: “Bana erimiş bakır getirin de onun üzerine dökeyim.”
Kehf 98
Dedi ki: “(Yaptıklarım Rabbimden öğrendiğim bir bilgi iledir, benden değil) bu Rabbimden bir rahmettir / ikrâmdır. Rabbimin sözü / tehdidi geldiği zaman onu yerle bir eder. Rabbimin sözü / tehdidi gerçektir.
Kehf 99
BİZ O GÜN bazılarını bırakmışızdır, dalga dalga/izdiham halinde birbirlerine giriverirler. Sûr’a da üflenmiştir. Artık onların tümünü biraraya toplamışızdır.
Kehf 101
Onlar ki gözleri, Beni hatırlatan (doğadaki) ayetleri / kâinat ayetlerini görmek istemiyorlardı ve (okunan ayetlerimizi de) dinlemeye tahammül edemiyorlardı.
Kehf 102
YOKSA inkâr eden kimseler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ / veliler / dostlar edinerek kurtulacaklarını mı sandılar? Biz cehennemi inkârcılara konaklanılan / bir vatan olarak hazırladık.
Kehf 104
Onların dünya hayatındaki çabaları boşa gitmiştir; oysa kendileri gerçekte iyi bir iş yaptıklarını sanıyorlar!
Kehf 105
İşte onlar; Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı / O’nunla karşılaşmayı / yüzyüze gelmeyi inkâr eden kimselerdir. Bu yüzden yaptıkları boşa gitmiştir. Artık onlar için kıyâmet günü mahkeme/terazi kurulmaz![1]
______________________
[1] Sorgusuz sualsiz cehenneme atılırlar.
Kehf 106
İşte böyle, onların cezası cehennemdir. İnkâr etmeleri, ayetlerimi ve elçilerimi hafife / alaya almaları yüzünden!..
Kehf 107
İNANAN ve salih ameli / insana ve hayata katkı sağlayarak faydalı bir işi en iyi şekilde (dürüstçe) yapanlara gelince; onlar için vatan olarak Firdevs Cennetleri vardır.
Kehf 109
DE Kİ: “Eğer deniz, Rabbimin sözlerini yazmak için mürekkep olsaydı; elbette deniz, Rabbimin sözleri tükenmeden önce tükenirdi. Hatta yardım için bir o kadarını daha getirsek!”
Kehf 110
De ki: “Ben de sizin gibi (ölümlü) bir beşerim[1] / insanım. Yalnız bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyolundu. Artık her kim, Rabbine (O’nun rızasına / Cennetine) kavuşmayı umuyorsa salih bir ame / insana ve hayata katkı sağlayacak iyi bir iş yapsın. Ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak etmesin!
______________________
[1] Kur’an’da yer alan “Beşer” ve “İnsan” kavramları her ne kadar eş anlamlı gibi görünseler de ilgili ayetler incelendiğinde farklı bağlamlarda kullanıldıkları göze çarpar. Kavramlar arasındaki ortak nokta ise ikisinin de aynı varlığı ifade etmeleridir.
Rabbimiz, “kurumuş, yıllanıp kokuşmuş kara balçıktan” yarattığını ifade ettiği Adem için birbirini takip eden ayetlerde hem “insan” hem de “beşer” kavramlarını kullanıyor. Bu da Adem’in ve onun türünün yaratılış itibariyle bu iki vasfı taşıdığını gösterir. Bu vasıflar arasındaki farkın ne olduğunu da ilgili diğer ayetlerden öğreniyoruz.
a) Beşer
Kur’an, insan türüyle ilgili fizyolojik yapısı bağlamında bir şey söyleyeceği zaman “beşer” kavramını kullanmaktadır. Örneğin Yusuf’un (a.s) güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlar onun bir “beşer” olamayacağını söylüyorlardı. (12/31) İnsanüstü bir varlık olduğuna gönderme yapıyorlardı da diyebiliriz.
Allah’ın elçileri de gönderildikleri toplumlarda “yeme-içme” gibi fizyolojik bazı özelliklerinden dolayı dışlanmışlardır. Zira toplumlar kendileri gibi etten kemikten bir beşer değil, bir melek talep ediyorlardı. İlgili bazı ayetler (23/33-34), (17/95-96).
Ölümlü bir varlık olarak yaratılmış olmamız da biyolojik yapımızla ilişkilidir. Rabbimiz bu gerçeği ifade ederken “beşer” kavramını kullanmaktadır (21/34).
b) İnsan
“İnsan” kavramının geçtiği ayetlerde insan türünün sosyal bir varlık olması özelliğinden bahsedilmektedir. Mesela, Rabbimiz insana öğrettiği şeylerden bahsederken bu kavramı kullanmaktadır (96/5), (55/3-4).
İnsanın özgür iradesiyle ortaya koyduğu davranışlarla ilgili de bu kavram kullanılır (103/2-3), (96/6-7).
Ayetlerde “sorumluluk ve imtihan” söz konusu olduğunda yine “insan” kavramı devreye girmektedir (33/72), (76/2).
İnsanın ahiretteki durumuyla ilgili ayetlerde de bu kavram kullanılır (79/34-35), (75/10), (89/23).
Sonuç olarak, ayetlerde “beşer” kavramı, insanın etten kemikten bir varlık olması bağlamında kullanılırken; “insan” kavramı irade ve sorumluluk sahibi sosyal bir varlık olması bağlamında karşımıza çıkmaktadır. Fakat başta ifade ettiğimiz gibi beşer de insan da farklı iki varlığın değil; aynı varlığın iki ayrı vasfıdır / özelliğidir.
Kehf 11
Böylece Biz de nice yıllar o mağara içinde onları (duyu organları olan kulaklarına bir ağırlık koyarak / kapatarak bütün organları ile birlikte) uyuttuk.[1]
______________________
[1] Herkes bizzat kendi hayatında şahittir, yatağa yatıp uykuya daldığında ve daha sonra UYKU sırasında bir ses işittiğinde ya da biri seslendiğinde ANINDA uyanırız?! Burada dikkat çekmek istediğimiz şey KULAĞIMIZ (kulak organımız uyku esnasında Allah tarafından kapatılmamıştır) en küçük tıkırtıyı duyar ve ayağa kalkarız. Ashab-ı Kehf ile ilgili ise Allah onları uyuttuğuna vurgu yapar. Bütün organları ile uyutmuştur. Duyu organları olan KULAKLARA bir ağırlık koymuştur, kapatmıştır, damga vurmuştur ki herhangi bir sesten etkilenmesinler. Bir ses işitip de uyanıp ayağa kalkmasınlar.
Zümer 39/42 ‘de ise DUYU ORGANLARI KULAKLAR AÇIKTIR, kapatılmamıştır, bir ağırlık konulmamıştır; en küçük bir tıkırtıda hemen uyanıp ayağa kalkılır. Daha açık ve net bir ifadeyle gece uyku esnasında DUYU ORGANLARI kısa süre (gece boyunca, bir ses duyuncaya kadar) DEVRE DIŞI BIRAKILIR. Kehf 11 ‘de ise tamamen kapatılmıştır, kulaklara (duyu organlarına) bir ağırlık konulmuştur ki, bir ses ile uyanıp ayağa kalkmasınlar.
Kehf 17
VE güneşi bir görseydin, doğduğu zaman mağaralarından sağa doğru eğiliyor, battığı zaman da sola doğru dokunarak giderdi. Ve onlar mağaranın genişçe bir odası içinde idiler. İşte bu Allah’ın ayetlerinden / işaretlerinden biriydi! Allah; doğruyu dileyenleri / isteyenleri / tercih edenleri doğru yola ilettiğinde işte o kimse doğru yolu bulmuştur. Sapıklığı isteyenleri / dileyenleri / tercih edenleri de sapıklıkta bıraktığında kesinlikle ona doğru yolu gösteren bir dost bulamazsın.
Kehf 18
ONLAR uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa-sola çevirirdik. Onların köpeği de, mağaranın girişinde iki kolunu / ayağını uzatmış durumdaydı. Onları o durumda görseydin elbette onlardan dönüp kaçardın! Kesinlikle onlardan dolayı içine bir ürperti dolardı.
Kehf 19
İşte böylece; onları dirilttik ki, kendi aralarında birbirlerine sorsunlar diye. İçlerinden sözcü birisi: “Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya bir günün bir parçası kadar kaldık!” dediler. Dediler ki: “Ne kadar kaldığımızı Rabbimiz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş ile şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise ondan size bir yiyecek getirsin. Ancak çok dikkatli davransın, sakın sizi kimseye sezdirmesin!
Kehf 21
İŞTE BU YOLLA/böylece onları buldurduk ki, Allah’ın vadinin gerçek olduğunu ve kendisinde hiç şüphe olmayan kıyamet saatinin geleceğini bilsinler. Hani onlar, işlerini kendi aralarında birbirleriyle tartışıyorlardı: Bir kısmı; “Onların üzerine bir bina yapın, Rableri onların durumunu daha iyi bilir” diyorlardı. Onlar hakkında yapılan tartışmada galip gelenler: “Biz mutlaka onların üzerine bir mescit yapacağız” dediler.
Kehf 22
“Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir” derlerse; “Beştirler, altıncıları da köpekleridir” derlerse; “Gayb / bilinmeyen hakkında” tahmin yürütürlerse; “Yedidirler, sekizincileri de köpekleridir” derlerse de ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onların kayda değer bir bilgiye sahip olanları çok azdır. Artık onlar hakkında açıkça bilinenler dışında hiç kimse ile tartışmaya girme! Ve onlar hakkında bilgi almak için de hiç kimseye bir soru sorma!”
Kehf 26
(Bu onların iddialarıdır). De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yeryüzünün gaybı/görülemeyeni O’nundur. O, ne güzel görendir. Ve O, ne güzel işitendir Onların O’ndan başka bir velisi/dostu/yardımcısı yoktur. Kendi hükmüne/kararına hiç kimseyi ortak etmez.”
Kehf 29
DE Kİ: “Hak Rabbinizden gelen gerçektir (Vahiydir / Kur’an’dır).” Artık inanmak için gerekeni yapan gereği gibi iman etsin, inkâr etmek için gerekeni yapan da kâfir olsun / gerçeğin üzerini örtsün. Şüphesiz Biz, yanlış yapan / zalimler için bir ateş hazırladık; çadırı / duvarları kendilerini kuşatan bir ateş! Eğer imdat / yardım dilerlerse; yüzleri haşlayan erimiş maden / maden eriyiği[1] gibi bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içecek! Ve ne kötü bir dayanak!
______________________
[1] Magma, yeraltında bulunan, ergimiş (Fizik Terimi: Isı etkisiyle sıvı duruma geçmiş (katı madde) hâlindeki kayaçlar. Kayaçların basınç düşmesi, sıcaklık yükselmesi, H2O ilavesi gibi etkenler altında erimesi sonucu oluşan silikat hamuru durumundaki eriyiklerdir. Yeryüzüne ulaşarak yanardağlardan püsküren magmaya lav denir.
Kehf 31
Onlar öyle kimselerdir ki; kendileri için altlarından ırmaklar akan Adn Cennetleri vardır. Orada altından bileziklerle süslenip bezenirler. İnce has ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil giysiler giyerler. Koltuklar üzerine yaslanırlar. Ne güzel bir ödül! Ne güzel bir dayanak!
Kehf 42
Derken onun serveti/mahsûlü kuşatılıp yok edildi. (Bağ sahibi) hemen ona harcadığı şeylere (içi yanarak), ellerini ovuşturmaya başladı. Bağ çardakları üzerine çökmüş kalmıştı! Şöyle diyordu: “Ah, ne olurdu ben/yazıklar olsun bana, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım!”
Kehf 45
SEN ONLARA dünya hayatının misalini şöyle anlat: O, gökyüzünden indirdiğimiz bir su gibidir. Onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karışmıştır. Sonra da rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları olmuştur. Allah herşeye muktedîrdir / herşeye güç yetirendir!
Kehf 49
Kitap ortaya konulmuştur. Artık suçluları onun içindekilerden dolayı, korkar bir durumda görürsün. Derler ki: “Eyvahlar bize! Bu kitaba ne oluyor böyle? Küçük-büyük hiçbir şeyi bırakmıyor, herşeyi toplamış sayıp döküyor!” Yaptıkları şeyleri hazır olarak bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez!..
Kehf 50
VE (HATIRLA Kİ) Biz bir zaman meleklere: “Âdem’i selamlayın[*]/önünde saygı ile eğilin” demiştik. İblis[**] dışında hepsi saygı ile eğildiler/selamladılar. O (İblis), cinlerden (algılayamadığınız varlıklardan) idi. Rabbinin emrinden/sözünden/söylediğinden dışarı çıktı. Onu ve soyunu Benim dışımda dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar, sizin için saldırgan bir düşmandırlar. Ne kötü bir değiştirmedir!
______________________
[*] Pek çok Meal Sahibi genelde ‘secde edin’ olarak verirler. Biz saygıyla eğilin, selâmlayın olarak vermeyi uygun gördük. Bkz.: Secdenin kök anlamı eğilmedir (Müfredat).
[**] İblis; kötülüğün/kötülerin/şeytanların babasıdır, yani bir başka deyimle kötülüğün temsilcisidir. İnsan için büyük bir saldırgan ve saptırıcı/yoldan çıkarıcı bir düşmandır.