Ona beyanı öğretti: Anlam kurma, isim verme ve hakikati kavrama gücü; kendisine fıtrî olarak, yaratılışında kodlanılan, yüklenilen bilgi ile nesneleri, cisimleri isimlendirme, adlandırma ve onları anlamlandırma kabiliyeti verdi.[*]
_________________
[*] Bu ifade, insanın yaratılışına yerleştirilen en temel ilâhî armağanlardan birine işaret eder: Beyan kabiliyeti. Buradaki “beyan”, sadece konuşma yeteneği değil; anlam kurma, isim verme ve hakikati kavrama gücüdür. İnsan, varlıkları tanımlayabilen, onları adlandırarak zihninde düzen kurabilen bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu yönüyle insan, diğer canlılardan ayrılır; çünkü onun bilgisi sonradan oluşan değil, fıtratına yerleştirilmiş bir çekirdeğe dayanır.
Kur’an bütünlüğünde bu yetenek, insanın yeryüzündeki konumunu açıklayan anahtarlardan biridir. İnsana verilen isimlendirme gücü, eşyayı sadece görmek değil, onu anlamlandırmak demektir. Bir şeye isim vermek; onu tanımak, sınırlarını bilmek ve onunla bilinçli ilişki kurmak anlamına gelir. Bu yüzden insan; diliyle bilgi üretir, kavramlarla düşünür, anlamlar üzerinden medeniyet kurar. İlâhî hitabın muhatabı olabilmesi de bu beyan gücü sayesinde mümkün olur.
Bu ayetin işaret ettiği bir diğer boyut, bilginin kaynağıdır. İnsan bilgiyi tamamen kendi kendine üretmez; ona temel kodlar verilmiştir. Öğrenme süreci bu çekirdeğin açılmasıdır. Yani insanın aklı, dili ve kavrayışı bağımsız bir varlık değil; yaratılışına yerleştirilmiş ilâhî bir donanımın açılımıdır. Bu da insanın bilgiyle gururlanmasını değil, sorumluluk hissetmesini gerektirir. Çünkü verilen kabiliyet aynı zamanda bir emanet anlamı taşır.
Sonuç olarak bu ifade, insanı sıradan bir biyolojik varlık olarak değil; anlam üreten, hakikati ifade edebilen ve sorumluluk taşıyan bilinçli bir varlık olarak tanımlar. İnsanın konuşması, yazması, düşünmesi ve kavram üretmesi tesadüf değil; yaratılışına yerleştirilmiş ilâhî bir programın tezahürüdür. Bu yüzden beyan kabiliyeti, hem insanın şerefi hem de hesap vereceği en büyük nimetlerden biridir.