GÖKLERDEKİ ve yerdeki herşey Allah’a boyun eğer. Mülk (İmparatorluk, Mutlak İktidar) yalnızca O’nundur, Hamd da O’nadır (yaptığı herşeyi yerli yerince güzelce yapanadır!) O herşeye hakkıyla gücü yetendir.
Tegabun
Tegabun 2
O sizi yaratandır. Böyle iken kiminiz kâfir olmakta, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Tegabun 3
Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş yalnız O’nun huzurunadır.
________________
Kur’an’daki “Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattı…” ifadesinde geçen “hikmete uygun” kavramı, Sadık Türkmen Kur’an Meali bütünlüğünde ele alındığında; rastgelelikten, amaçsızlıktan ve düzensizlikten tamamen uzak bir yaratılışı ifade eder. Bu ifade, varlığın bilinçli bir plan, ölçü ve amaç doğrultusunda kurulmuş olduğunu vurgular.
Kur’an bütünlüğünde “hikmet”, yalnızca “bilgelik” anlamına indirgenmez. Hikmet; doğru ölçü, yerli yerinde yaratılış, amaçlı düzen, isabetli karar ve sonuç doğuran ilahi sistem anlamlarını birlikte taşır. Buna göre göklerin ve yerin yaratılması, gelişigüzel bir oluşum değil; her şeyin belirli bir işlevle, birbirine bağlı bir düzen içinde kurulmasıdır. Evrendeki denge, yasalar, ölçüler ve canlıların varlık düzeni bu hikmetli yaratılışın parçalarıdır.
Ayetin devamında “Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi güzel yaptı” denilmesi de aynı hikmet vurgusunu tamamlar. İnsan bedeni, organların uyumu, düşünme kabiliyeti ve estetik yapı; hepsi amaçlı bir yaratılışın sonucu olarak sunulur. Yani insan hem fiziksel hem zihinsel yönleriyle işlevsel ve dengeli bir sistem içinde var edilmiştir.
Bu bağlamda “hikmete uygun yaratılış”, Kur’an’ın genel mesajıyla birlikte düşünüldüğünde üç temel anlamı içerir: Evrenin amaçlı yaratılması, her varlığın bir göreve sahip olması ve insanın bu düzen içinde sorumlu bir varlık olarak yer alması. Bu yüzden ayetin sonunda “Dönüş yalnız O’nun huzurunadır” ifadesi gelir. Çünkü hikmetli bir yaratılış, aynı zamanda hesap ve sorumluluk düzenini de gerektirir. İnsan, hikmetle kurulan bu düzenin içinde yaşar ve sonunda bu düzeni kuran Rabbin huzuruna döner.
Tegabun 4
Göklerdeki ve yerdeki herşeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.
Tegabun 5
DAHA önce inkâr edip de inkârlarının cezasını tadanların haberi size gelmedi mi? Onlar için çok acıklı bir azap da vardır.
Tegabun 6
Bu, Rasûllerinin onlara apaçık mucizeler getirmeleri ve onların da; “(Bizim gibi) bir beşer[1] / insan mı bizi doğru yola iletecekmiş?” deyip de inkâr etmeleri ve yüz çevirmeleri sebebiyledir. Allah da hiçbir şeye muhtaç olmadığını göstermiştir. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övgüye lâyıktır.
______________________
[1] Kur’an’da yer alan “Beşer” ve “İnsan” kavramları her ne kadar eş anlamlı gibi görünseler de ilgili ayetler incelendiğinde farklı bağlamlarda kullanıldıkları göze çarpar. Kavramlar arasındaki ortak nokta ise ikisinin de aynı varlığı ifade etmeleridir.
Rabbimiz, “kurumuş, yıllanıp kokuşmuş kara balçıktan” yarattığını ifade ettiği Adem için birbirini takip eden ayetlerde hem “insan” hem de “beşer” kavramlarını kullanıyor. Bu da Adem’in ve onun türünün yaratılış itibariyle bu iki vasfı taşıdığını gösterir. Bu vasıflar arasındaki farkın ne olduğunu da ilgili diğer ayetlerden öğreniyoruz.
a) Beşer
Kur’an, insan türüyle ilgili fizyolojik yapısı bağlamında bir şey söyleyeceği zaman “beşer” kavramını kullanmaktadır. Örneğin Yusuf’un (a.s) güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlar onun bir “beşer” olamayacağını söylüyorlardı. (12/31) İnsanüstü bir varlık olduğuna gönderme yapıyorlardı da diyebiliriz.
Allah’ın elçileri de gönderildikleri toplumlarda “yeme-içme” gibi fizyolojik bazı özelliklerinden dolayı dışlanmışlardır. Zira toplumlar kendileri gibi etten kemikten bir beşer değil, bir melek talep ediyorlardı. İlgili bazı ayetler (23/33-34), (17/95-96).
Ölümlü bir varlık olarak yaratılmış olmamız da biyolojik yapımızla ilişkilidir. Rabbimiz bu gerçeği ifade ederken “beşer” kavramını kullanmaktadır (21/34).
b) İnsan
“İnsan” kavramının geçtiği ayetlerde insan türünün sosyal bir varlık olması özelliğinden bahsedilmektedir. Mesela, Rabbimiz insana öğrettiği şeylerden bahsederken bu kavramı kullanmaktadır (96/5), (55/3-4).
İnsanın özgür iradesiyle ortaya koyduğu davranışlarla ilgili de bu kavram kullanılır (103/2-3), (96/6-7).
Ayetlerde “sorumluluk ve imtihan” söz konusu olduğunda yine “insan” kavramı devreye girmektedir (33/72), (76/2).
İnsanın ahiretteki durumuyla ilgili ayetlerde de bu kavram kullanılır (79/34-35), (75/10), (89/23).
Sonuç olarak, ayetlerde “beşer” kavramı, insanın etten kemikten bir varlık olması bağlamında kullanılırken; “insan” kavramı irade ve sorumluluk sahibi sosyal bir varlık olması bağlamında karşımıza çıkmaktadır. Fakat başta ifade ettiğimiz gibi beşer de insan da farklı iki varlığın değil; aynı varlığın iki ayrı vasfıdır/özelliğidir.
Tegabun 7
İNKÂR DENLER, kesinlikle öldükten sonra diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: “Hiç de öyle değil, Rabbime and olsun, mutlaka diriltileceksiniz, sonra da yaptıklarınız size elbette haber verilecektir. Bu, Allah’a kolaydır.”
Tegabun 8
Artık siz Allah’a, Rasûlüne ve indirdiğimiz nûra (Kur’an’a) iman edin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Tegabun 9
Toplanma vakti için Allah’ın sizi toplayacağı günü düşün. O gün aldanışın belli olacağı gündür. Kim Allah’a inanır ve faydalı bir işi en iyi şekilde yaparsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onu içinden ırmaklar akan, sonsuz kalacakları cennetlere koyar. İşte büyük başarı budur!..
Tegabun 10
İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar, içinde sonsuz kalmak üzere cehennemliklerdir. Ne kötü varılacak yerdir orası!
Tegabun 11
ALLAH’ın izni / onayı olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a inanmak isterse / inanırsa Allah onun kalbini / duygusal zekâsını hidâyete / doğruya iletir. Allah her şeyi bilir.
Tegabun 12
Allah’a itaat edin, Rasûl’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, elçimize düşen sadece apaçık bir tebliğdir.
Tegabun 13
Allah kendisinden başka hiçbir İlâh / Otorite bulunmayandır. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.
Tegabun 14
EY İMAN EDENLER! Eşlerinizden[*] ve çocuklarınızdan size düşmanlık yapabilecekler olabilir. Onlardan sakının, kendinizi koruyun. Ama affeder hoş görüp vazgeçer ve bağışlarsanız; şüphe yok ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
______________________
[*] Allah bizi ve bizim gibi inanan tüm kardeşlerimizi affetsin! Kur’an’ın özüne / ruhuna tam vakıf olmadığımız gençlik yıllarımızda yani 80’li yıllarda ve 90’ların başlarına kadar biz de bu vb. ayetlerde: Eşlerinizden, denildiğinde bir Müslümanın birden fazla dörde kadar eşinin olabileceğini düşünüyor ve iddia ediyorduk.
Buradaki ifâde ile Allah azze ve celle: BÜTÜN MÜMİNLERİ KAPSAYICI BİR DİL KULLANARAK HİTABEDİYOR!
Oysa Kur’an’da çok eşlilik yasaktır! Allah’ın Tavsiyesi TEK EŞLİLİKTEN yanadır! Maalesef yüzyıllardır Arap örf ve adetleri (geleneği) tüm dünya müslümanlarını etkilemiştir. İnşaallah bütün dünya müslümanları tövbe edip gerçeği Kur’an Bütünlüğünde görerek dönüş yaparlar.
AYETİN AÇILIMINA GELİNCE;
İnsan hayatında en güçlü bağlar aile bağlarıdır. Eş ve çocuk, insanın en çok sevdiği, koruduğu ve uğruna fedakârlık yaptığı kimselerdir. Fakat Kur’an’ın bu uyarısı, sevginin insanı hakikatten uzaklaştırabilecek bir sınamaya dönüşebileceğini hatırlatır. Bazen en yakınlarımız bile bilerek ya da bilmeyerek insanın inancını, duruşunu ve doğru bildiği yolu zayıflatmaya sebep olabilir. Bu nedenle ayet, müminlere aile bağlarını inkâr etmelerini değil; duyguların aklı ve imanı perdelemesine izin vermemelerini öğütler. İnsan, en yakınlarının etkisiyle Allah’ın çizdiği ölçülerden uzaklaşabilecek davranışlara sürüklenebileceğini bilerek dikkatli olmalı, hak ile yanlış arasındaki dengeyi korumalıdır.
Ayetin “sakının, kendinizi koruyun” uyarısı bu noktada önem kazanır. Buradaki sakınma; aileden kopmak veya onlara düşman olmak anlamına gelmez. Asıl anlamı, kişinin imanını, ahlâkını ve sorumluluk bilincini korumasıdır. İnsan bazen eşinin sevgisi, çocuklarının isteği, aile içi huzuru bozmama kaygısı gibi sebeplerle yanlış bir davranışı görmezden gelebilir ya da hak bildiği bir duruştan geri adım atabilir. Kur’an bu noktada mümine şunu hatırlatır: Sevgi bağları, insanı hakikatten uzaklaştıracak bir otorite hâline gelmemelidir. Çünkü nihai bağlılık yalnızca Allah’adır ve insanın hesap vereceği yer de O’nun huzurudur.
Bununla birlikte ayet sert bir kopuşu değil, merhamet ve bağışlama yolunu da açık bırakır. İnsan, ailesinden gelen yanlış davranışlar karşısında öfke ve intikam duygusuna kapılmamalı; affetmeyi, hoşgörüyü ve bağışlamayı tercih edebilmelidir. Çünkü Kur’an’ın ahlakı kin üretmek değil, kalpleri arındırmaktır. Aile içinde yaşanan hatalar karşısında bağışlayıcı olmak, müminin olgunluğunu ve merhametini gösterir.
Bu nedenle ayetin verdiği temel mesaj şudur: Mümin, ailesini sever ve korur; fakat imanını ve doğruluğunu onların etkisine teslim etmez. Hak ile sevgi arasında bir tercih yapılması gerektiğinde hakka bağlı kalır; fakat yine de affetmeyi ve merhameti elden bırakmaz. Çünkü Allah bağışlayanları sever ve kullarına karşı son derece merhametlidir.
Tegabun 15
Mallarınız ve çocuklarınız niyetinizin/gerçeğinizin açığa çıkarılmasıdır. Allah katında ise büyük bir ödül vardır.
Tegabun 16
O HALDE, gücünüz yettiği kadar Allah’a karşı gelmekten sakının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için (Allah’ın tavsiye ettiği şekilde) harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Tegabun 17
Eğer siz Allah’a, güzel bir borç (Allah’ın belirttiği işlere) verirseniz; Allah onu size, kat kat öder ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını verendir, halimdir.
Tegabun 18
O, gaybı da görünen âlemi de bilendir; mutlak güç sahibidir, doğru hüküm / isâbetli karar verendir.