İniş Sırası: 112 • Mushaf Sırası: 5 • Medeni Sure • 120 Ayet
Kur'an'ın Keşif Atlası

Maide 1

EY İMAN EDENLER! Sözleşmelerinizin gereklerini yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı serbest saymadan, (aşağıda) okunacak olanlardan başka hayvanlar, size serbest kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.

Maide 2

EY İMAN EDENLER! Allah’ın işâretlerine[1] (ibadet yerlerine), savaşın haram olduğu aya, (beslenmeniz ve Kâbe’yi ziyarete gelenler için kesilecek) kurbana, (bu kurbanlıklara takılı) gerdanlıklara[2] ve de Rab’lerinden bol nimet, hoşnutluk isteyerek Kâ’be’ye gelenlere, sakın saygısızlık etmeyin.[3] İhramdan çıktığınızda (isterseniz) avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan (Kâbe’den) alıkoydular diye,[4] birtakım kimselere beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.[5]

______________________
[1] Şeâir; Allah’a kulluk etmeye vesile olan, saygı gösterilmesi ve korunması gereken belli işaret ve semboller anlamına gelir. Burada her ne kadar hac menasiki denen ve hac ibadetinin yapıldığı yerler olan Ka’be, Safa ile Merve, Arafat, Mina ve Müzdelife kast edilmiş olsa da aslında bunlar, ezan, Kur’an, mescitler vs gibi İslam dininin tüm simgelerini ve kutsallarını da kapsar. Çünkü Safa ile Merve’nin ve kurbanlık hayvanların da şeâirullâhtan olduğu beyan edilmiştir (Bakara 2/158Hac 22/36). Başka bir ayette ise Allah Teâlâ, şeâirullâha yani kendi koyduğu simgelere saygı gösterilmesinin, kalplerin takvasına bağlı olduğunu bildirmiştir (Hac 22/32).

[2] Harem bölgesinde kesilmek üzere götürülen hayvanlar “hedy” diye adlandırılır (Mâide 5/95, Fetih 48/25). Bu ayetteki (الْقَلآئِدَ = el-kalâid) ise gerdanlıklar anlamındadır. Hedy kelimesinden hemen sonra gelmesi sebebiyle, tanınıp saygı gösterilsin diye o kurbanlıkların boynuna takılan özel süsler demektir.

[3] “Saygısızlık etmeyin” şeklinde tercüme edilen ibare (لاَ تُحِلُّواْ= helal saymayın)’dır. Helal; mübah olan bir şey veya kişinin yapıp yapmamakta serbest olduğu eylemdir. Bu ayet, Safa ile Merve arasında say, hacıların kurban bayramında kesmek üzere getirdikleri kurbanlıklar (Hac 2/28) gibi Allah’a kulluğun sembollerinden olan şeylere  saygısızlığı yasaklamaktadır (Bakara 2/158,196, Hac 22/3236). Haram aylar helal sayılamayacağı gibi herhangi bir zamanda ibadet için Mekke’ye gelenler de helal yani dokunulabilir sayılamaz.

[4] Fetih 48/25

[5] Ayetteki (شديد =şedîd), sıkı bağ kuran veya sıkıca bağlı demektir. Allah’ın ödülü veya cezası, kulun fiiline bağlıdır (En’âm 6/160).

Maide 3

ÖLMÜŞ HAYVAN, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, henüz canı çıkmamış iken kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde, putlar yani Allah’tan bir başkası adına kesilen, boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısktır. BUGÜN kâfirler, gerçeği gizleyenler dininizden onu yok etmekten ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın Benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin haram etlerden yerse, şüphesiz ki; Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

_______________

Bu ayet, insanın hayatını düzenleyen ilahî sınırları ve bu sınırların hangi amaçla konulduğunu açık biçimde ortaya koyar. Metinde sayılan yasaklar sadece birer gıda kuralı değildir; aynı zamanda insanın hayatını şirkten, zulümden ve rastgele davranışlardan arındıran bir yaşam disiplinidir. Ölmüş hayvan, kan, domuz eti veya Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların haram kılınması; insanın hem sağlığını hem de inanç bütünlüğünü korumaya yönelik bir ilahî düzenlemedir. Çünkü insanın yediği şey yalnızca bedeni değil, aynı zamanda bilinç ve inanç dünyasını da etkiler. Allah’ın adı dışında kesilen bir hayvanın yasaklanması ise, insanın rızık konusunda bile yalnızca Allah’a yönelmesi gerektiğini öğretir.

Ayetin devamında sayılan boğulmuş, darbe ile ölmüş, düşmüş, boynuzlanmış veya yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanların haram sayılması, yaşamın rastgele ölümler üzerinden değil bilinçli ve temiz bir yöntemle sürdürülebileceğini gösterir. Burada temel ölçü; insanın rızkını elde ederken hem sağlığa hem de Allah’a kulluk bilincine uygun hareket etmesidir. Ayrıca dikili taşlar üzerinde veya putlar adına kesilen hayvanların yasaklanması, ibadet ve rızık ilişkisinin şirkten tamamen arındırılması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Fal oklarıyla kısmet aramak da aynı şekilde yasaklanmıştır; çünkü insanın kaderini belirleyen rastgele araçlar değil, Allah’ın koyduğu düzen ve insanın yaptığı tercihlerdir.

Ayetin ortasında gelen “Bugün kâfirler dininizden ümitlerini kestiler” ifadesi önemli bir dönüm noktasını anlatır. Artık hak dinin temel hükümleri tamamlanmış, dinin ana çerçevesi netleşmiş ve insanların hayatını düzenleyen ilahî sistem açık biçimde ortaya konmuştur. Bu yüzden müminlerin korkusu insanların baskısı değil, yalnızca Allah’a karşı sorumluluk duygusu olmalıdır. Çünkü din tamamlanmış, nimet tamamlanmış ve insanın Allah’a teslimiyetini ifade eden İslâm yaşam tarzı bir bütün olarak ortaya konmuştur.

Ayetin sonunda ise ilahî hükümlerin sert bir ceza sistemi değil, merhametle dengelenmiş bir düzen olduğu hatırlatılır. İnsan ölüm tehlikesi doğuracak bir açlıkla karşılaşır ve başka hiçbir şey bulamazsa, günaha yönelme niyeti olmaksızın bu haram kılınan etlerden yiyebilir. Bu istisna, dinin insanı zora sokmak için değil, hayatı korumak için gönderildiğini gösterir. Böylece Kur’an, hem sınır koyan hem de insanın zor durumlarını gözeten dengeli bir ilahî hukuk ortaya koyar.

Maide 4

(EY MUHAMMED!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: “Size temiz ve güzel olan şeyler, bir de Allah’ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı. Onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onu (av için) salarken üzerine Allah’ın adını anın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah hesabı çabuk görendir.

Maide 5

Bugün size temiz ve güzel şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâl, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlarla ve daha önce kendilerine kitap verilen Museviyim, İseviyim diyen Mümin iffetli kadınlarla mehirlerini, evlilik hediyelerini vermeniz kaydıyla evlenmek; zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla size helâldir. Her kim de inanılması gerekenleri inkâr ederse bütün işlediği boşa gider. Ahirette de o ziyana uğrayanlardandır.

,______________

İnsan hayatında helâl ve haram sınırlarının belirlenmesi, hem bireysel hem de toplumsal düzen için büyük önem taşır. Bu ayet, Allah’ın kullarına verdiği nimetleri ve bu nimetlerin hangi ölçüler içinde kullanılacağını açık bir şekilde ortaya koyar. Öncelikle insanlara temiz ve güzel olan şeylerin helâl kılındığı bildirilir. Böylece dinin, hayatı daraltan değil; insanın önüne geniş ve temiz bir yaşam alanı açan bir düzen olduğu anlaşılır. Helâl kılınan şeylerin özellikle “temiz ve güzel” olarak nitelendirilmesi, insanın hem bedenen hem de ahlâken sağlıklı olanı tercih etmesi gerektiğini gösterir.

Ayet aynı zamanda farklı inanç topluluklarıyla sosyal hayatın nasıl sürdürüleceğine dair önemli bir ilke ortaya koyar. Kendilerine kitap verilmiş olan toplulukların yiyeceklerinin Müslümanlara helâl, Müslümanların yiyeceklerinin de onlara helâl sayılması; insanlar arasında tamamen kopuk ve düşmanca bir hayat kurulmasının amaçlanmadığını gösterir. Bu hüküm, toplumlar arasında günlük hayatın sürdürülebilmesine ve insanların bir arada yaşayabilmesine imkân tanıyan bir kolaylıktır.

Evlilik konusunda da benzer bir ölçü getirilir. Mümin kadınlarla evlenmenin yanında, daha önce kendilerine kitap verilmiş topluluklardan olan iffetli kadınlarla da evlenilebileceği belirtilir. Ancak bunun belirli şartları vardır: Evlilik meşru bir akit ile yani kadının hak hukukunun korunma altına alınabilmesi için RESMİ KURUMLARCA NİKÂH KIYILMALI, yapılmalı, kadına mehir yani evlilik hediyesi daha açıkçası yarın ayrılık söz konusu olduğunda BİR SÜRE kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceği Altın ya da Gümüş Cinsinden KIYMETLİ BİR BEDEL tespit edilip, verilmelidir. Koca hiçbir şart ve koşulda onu asla geri almamalıdır, ancak kadının rızası olursa yani koca istemeden kadın verirse başka! Ayrıca evlilik zinaya dönüşmemeli ve gizli ilişkiler kurulmasına kapı aralamamalıdır. Böylece ayet, aile kurumunun saygınlığını korumayı ve evliliğin açık, dürüst ve sorumluluk temelli bir bağ olmasını hedefler.

Son bölümde ise çok önemli bir uyarı yapılır. Helâl kılınan nimetler ve verilen kolaylıklar, insanın iman sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. İnanılması gereken gerçekleri inkâr eden kimsenin yaptığı işler, ne kadar büyük görünürse görünsün, ahiret açısından bir değer taşımaz. Çünkü yapılan amellerin kalıcı değeri, onların iman temeli üzerine kurulmasına bağlıdır. Bu yüzden ayet, helâl nimetlerden yararlanırken asıl kurtuluşun imanla mümkün olduğunu hatırlatarak insanı sorumluluğa çağırır.

Maide 6

EY İMAN EDENLER! Namaza kalkacağınız zaman üzerinizdeki sarhoşluğu, uyuşukluğu ve zihin kapalılığını giderip kendinize gelin; yüzünüzü, ellerinizi ve dirseklere kadar kollarınızı yıkayın. Islak ellerinizle başınızı meshedin, sıvazlayın ve ayaklarınızı da bileklere kadar sıvazlayın, meshedin, dilerseniz yıkayın. Eğer eşlerinizle karı-koca ilişkisi yaşamışsanız tamamen yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya yolculukta bulunursanız ya da biriniz tuvaletten gelirse veya eşlerinizle karı-koca ilişkisi yaşayıp yeterli su bulamazsanız; o zaman az bir suyla da olsa size öğretilen organları meshedin, sıvazlayın. Hiç su bulamazsanız toprağa veya toprak cinsinden bir şeye dokunarak yüzünüzü ve ellerinizi meshedin, teyemmüm edin. Allah size zorluk çıkarmak istemez; O sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredenlerden olasınız.

________________

Namaz, insanın Allah’ın huzuruna bilinçli ve hazırlıklı şekilde çıkmasıdır. Bu sebeple ayette önce insanın zihinsel ve ruhsal hâline dikkat çekilir. Kişi sarhoşluk, uyuşukluk veya zihin kapalılığı gibi hâllerden sıyrılıp kendine gelmeli; ne söylediğini, ne yaptığını bilerek Rabbine yönelmelidir. Yani ibadet, bilinçsizce yapılan bir hareket değil; farkında olarak gerçekleştirilen bir kulluk duruşudur.

Bu bilinçle namaza yönelen insanın bedensel temizliği de önemlidir. Yüzün, ellerin ve kolların yıkanması; başın ve ayakların meshedilmesi veya dileyen yıkayabilir; insanın hem bedenen arınmasını hem de ibadete hazırlanmasını simgeler. Eşler arasında yaşanan karı-koca ilişkisinden sonra ise tam bir temizlikle yıkanılması istenir. Böylece insan, Allah’ın huzuruna hem bedenen hem de ruhen temiz bir hâlde çıkar.

Ayetin dikkat çekici yönlerinden biri de dinin kolaylık prensibini ortaya koymasıdır. Hasta olan, yolculukta bulunan ya da su bulamayan kimse için zorluk çıkarılmaz. Az suyla temizlik yapılabilmesi veya hiç su bulunmadığında toprağa dokunarak teyemmüm edilmesi, ibadetin zorlaştırılmadığını açıkça gösterir. Burada amaç şekilcilik değil; insanın imkânları ölçüsünde temizlenerek Allah’a yönelmesidir.

Böylece ayet, ibadetin özünü ortaya koyar: Allah kullarına güçlük yüklemek istemez. O, insanın temizlenmesini, arınmasını ve kendisine bilinçle yönelmesini ister. İnsan bu kolaylığı ve nimeti fark ettiğinde, doğal olarak şükreden bir kul hâline gelir. Bu yüzden temizlik emri yalnızca bedeni arındıran bir uygulama değil; aynı zamanda insanı bilinçli kulluğa hazırlayan ilahi bir terbiyedir.

Maide 7

ALLAH’ın üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik, itaat ettik” dediğinizde O’na verdiğiniz ve sizi kendisiyle bağladığı sağlam sözü hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah göğüslerin özünü, niyetleri, düşünceleri hakkıyla bilendir.

_________________

İnsan, hayatını sürdürürken çoğu zaman sahip olduğu nimetleri sıradan bir şey gibi görmeye başlar. Oysa Kur’an insanı sık sık hatırlamaya ve düşünmeye çağırır. Bu ayet de önce insanın dikkatini Allah’ın kendisine verdiği nimetlere çevirir. Çünkü iman etmek, vahiy ile tanışmak ve doğru yolu öğrenmek insan için en büyük nimetlerden biridir. Bu nimet yalnızca bir bilgi değil; aynı zamanda insanı doğruya yönelten, hayatına anlam ve yön veren ilahi bir rehberdir.

İman eden insan, bu nimeti kabul ederken aslında Allah’a bir söz vermiş olur. “İşittik ve itaat ettik” ifadesi, müminin Rabbine karşı duruşunu anlatır. Bu söz; duyduğunu kabul etmek, anladığını hayatına geçirmek ve Allah’ın gösterdiği yolda yürümek anlamına gelir. Dolayısıyla iman yalnızca dil ile söylenen bir ifade değil, insanın hayatına yön veren bir bağlılık ve sorumluluktur. Bu yüzden ayet, verilen bu sağlam sözün unutulmamasını hatırlatır ve insanı Allah’a karşı saygılı ve bilinçli olmaya çağırır.

Kur’an’ın başka ayetlerinde de insanın Rabbine verdiği bu söz hatırlatılır ve iman edenlerin bu sözlerine sadık kalmaları istenir. Çünkü insanın değeri, söylediği söz ile yaptığı işin birbirine uygun olmasıyla ortaya çıkar. Allah’a karşı gelmekten sakınmak, yani takva sahibi olmak da bu bilincin bir sonucudur. İnsan, Rabbine verdiği sözün farkında olduğunda davranışlarını buna göre düzenler ve hayatını daha dikkatli yaşar.

Sonunda ayet insanın en gizli yönüne dikkat çeker. Allah yalnızca insanların görünen davranışlarını değil; kalplerinde taşıdıkları niyetleri, düşünceleri ve iç dünyalarını da bilir. Bu nedenle gerçek kulluk, yalnızca dış görünüşte değil; kalpteki samimiyette ortaya çıkar. İnsan verdiği sözü hatırlayıp iç dünyasını da bu bilinçle temiz tuttuğunda, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerin kıymetini anlamış ve o nimete layık bir kulluk yoluna girmiş olur.

Maide 8

EY İMAN EDENLER! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğun yaptığı kötülük sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adil olun! Bu Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

________________

İnsan toplumsal hayatın içinde yaşarken çoğu zaman duygularının etkisiyle hareket edebilir. Sevdiği kimselere karşı daha yumuşak, kendisine zarar veren veya düşmanlık yapanlara karşı ise daha sert davranma eğilimi gösterebilir. Oysa Kur’an, adaletin kişisel duygulara göre değişen bir ölçü olmadığını açıkça ortaya koyar. Bu ayet, iman eden insanı önce Allah için doğruyu ayakta tutan bir kimse olmaya çağırır. Yani mümin, bulunduğu her yerde hakkın yanında duran, gerçeği eğip bükmeyen ve şahitlik ederken yalnızca doğruluğu gözeten bir duruş sergilemelidir.

Adaletin en zor tarafı ise insanın hoşlanmadığı kişiler hakkında da aynı ölçüyü koruyabilmesidir. Ayet bu noktaya özellikle dikkat çeker ve bir topluluğa duyulan öfkenin veya onların yaptığı kötülüklerin insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini bildirir. Çünkü adalet, dostluk veya düşmanlık duygularına göre değişen bir davranış değildir. Gerçek adalet, kişinin kendisine karşı olanlara bile haksızlık yapmamasıyla ortaya çıkar. İşte bu sebeple ayet, “Adil olun!” emrini açık bir şekilde ortaya koyarak müminin ölçüsünü belirler.

Kur’an’ın başka ayetlerinde de adaletin temel bir ilke olduğu vurgulanır. İnsanların kendi aleyhlerine, anne-babaları veya yakınları aleyhine bile olsa doğruluğu söylemeleri ve adaleti ayakta tutmaları istenir. Bu durum, adaletin yalnızca hukukî bir mesele değil; aynı zamanda imanla doğrudan bağlantılı bir sorumluluk olduğunu gösterir. Çünkü adil davranmak, insanın Allah’a karşı sorumluluk bilincini yani takvayı güçlendiren bir davranıştır.

Bu yüzden ayetin sonunda Allah’a karşı gelmekten sakınılması tekrar hatırlatılır. İnsan adaleti gözettiğinde aslında Rabbine daha yakın bir duruş sergilemiş olur. Çünkü Allah, yapılan hiçbir işi gözden kaçırmaz; insanların açıkta yaptıklarını da gizlediklerini de bilir. Böylece ayet, mümine şu gerçeği hatırlatır: Gerçek iman, hakkı ayakta tutan ve her durumda adaletten ayrılmayan bir hayat duruşuyla ortaya çıkar.

Maide 9

Allah iman edip salih ameli / insana ve hayata katkı sağlayacak faydalı her işi en iyi şekilde yapanlar hakkında; “Onlar için bir bağışlama ve büyük bir ödül vardır” diye vaatte bulunmuştur.

Maide 10

İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar var ya, işte onlar cehennemliklerdir.

Maide 11

Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk, size el uzatmaya (hakkınıza tecavüze) kalkışmıştı da Allah (buna engel olmuş) onların ellerini sizden çekmişti. Allah’a karşı gelmekten sakının. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.

Maide 12

ANDOLSUN Allah, İsrail[Yakub]oğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah şöyle demişti: “Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekatı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere / işsizlere iş sahası açarak) Allah’a, güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır.”

Maide 13

İŞTE, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki, onları lânetledik (azarladık, rahmetin dışına çıkardık), kalplerini de huzursuz/stresli/bunalımlı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlardı. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç onların, birçoğunun hainliğini (sözleşmelere uymadığını) görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme! Çünkü Allah iyilik yapanları sever.

Maide 14

“BİZ HRİSTİYANIZ” diyenlerden de sağlam söz almıştık. Ama onlar da akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple birbirleri ile aralarında, kıyamet günü son bulacak bir düşmanlık ve kin oluştu. Allah ne yapmakta olduklarını onlara bildirecek!

Maide 15

EY KİTAP EHLİ (Museviyim, İseviyim diyenler!) Artık size elçimiz (Muhammed) gelmiştir. O, kitabınızdan gizleyip durduğunuz gerçeklerden birçoğunu sizlere gösteriyor, Tevrat’tan ve İncil’den gizlediğiniz bazı şeyleri de affediyor. İşte size Allah’tan bir Nur ve apaçık bir Kitap (Kur’an) gelmiştir.

Maide 16

Allah; onunla (o Kur’an ile), rızası peşinde olanları sonsuz kurtuluşa ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp, kendilerini dosdoğru bir yola iletir.

Maide 17

Andolsun; “Allah Meryemoğlu Mesih’tir”, diyenler kesinlikle kâfir oldular. De ki: “Şâyet Allah Meryemoğlu Mesih’i, onun anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek istese, Allah’a karşı kim ne yapabilir? Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan herşeyin hükümranlığı, Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Allah herşeye hakkıyla gücü yetendir.”

Maide 18

(Bir de) Yahudi mezhebi mensupları ve Hristiyan mezhebi mensupları; “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dediler. De ki: “Öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Kesinlikle siz de onun yarattıklarından bir insansınız / beşersiniz.”[1] (Allah) dilediğini (hak eden suçsuz kimseleri) bağışlar, dilediğine (hak eden suçlu kimselere de) azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların da hükümrânlığı Allah’ındır. Dönüş de ancak O’nun katınadır.

______________________
[1] Kur’an’da yer alan “Beşer” ve “İnsan” kavramları her ne kadar eş anlamlı gibi görünseler de ilgili ayetler incelendiğinde farklı bağlamlarda kullanıldıkları göze çarpar. Kavramlar arasındaki ortak nokta ise ikisinin de aynı varlığı ifade etmeleridir.

Rabbimiz, “kurumuş, yıllanıp kokuşmuş kara balçıktan” yarattığını ifade ettiği Adem için birbirini takip eden ayetlerde hem “insan” hem de “beşer” kavramlarını kullanıyor. Bu da Adem’in ve onun türünün yaratılış itibariyle bu iki vasfı taşıdığını gösterir. Bu vasıflar arasındaki farkın ne olduğunu da ilgili diğer ayetlerden öğreniyoruz.

a) Beşer

Kur’an, insan türüyle ilgili fizyolojik yapısı bağlamında bir şey söyleyeceği zaman “beşer” kavramını kullanmaktadır. Örneğin Yusuf’un (a.s) güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlar onun bir “beşer” olamayacağını söylüyorlardı. (12/31) İnsanüstü bir varlık olduğuna gönderme yapıyorlardı da diyebiliriz.

Allah’ın elçileri de gönderildikleri toplumlarda “yeme-içme” gibi fizyolojik bazı özelliklerinden dolayı dışlanmışlardır. Zira toplumlar kendileri gibi etten kemikten bir beşer değil, bir melek talep ediyorlardı. İlgili bazı ayetler (23/33-34), (17/95-96).

Ölümlü bir varlık olarak yaratılmış olmamız da biyolojik yapımızla ilişkilidir. Rabbimiz bu gerçeği ifade ederken “beşer” kavramını kullanmaktadır (21/34).

b) İnsan

“İnsan” kavramının geçtiği ayetlerde insan türünün sosyal bir varlık olması özelliğinden bahsedilmektedir. Mesela, Rabbimiz insana öğrettiği şeylerden bahsederken bu kavramı kullanmaktadır (96/5), (55/3-4).

İnsanın özgür iradesiyle ortaya koyduğu davranışlarla ilgili de bu kavram kullanılır (103/2-3), (96/6-7).

Ayetlerde “sorumluluk ve imtihan” söz konusu olduğunda yine “insan” kavramı devreye girmektedir (33/72)(76/2).

İnsanın ahiretteki durumuyla ilgili ayetlerde de bu kavram kullanılır (79/34-35), (75/10), (89/23).

Sonuç olarak, ayetlerde “beşer” kavramı, insanın etten kemikten bir varlık olması bağlamında kullanılırken; “insan” kavramı irade ve sorumluluk sahibi sosyal bir varlık olması bağlamında karşımıza çıkmaktadır. Fakat başta ifade ettiğimiz gibi beşer de insan da farklı iki varlığın değil; aynı varlığın iki ayrı vasfıdır / özelliğidir.

YAHUDİLİK ~ Musa as.’ın arkasından gidenlerin dini değil, gitmeyenlerin dinidir.

HRİSTİYANLIK ~ İsa as.’ın arkasından gidenlerin dini değil, gitmeyenlerin dinidir.

SÜNNİLİK-ŞİİLİK ~ Muhammed as.’ın arkasından gidenlerin inancı değil, İslam adına sonraları oluşturulan bir inançtır. Allah’a ve Rasûlüne rağmen oluşturulmuş ve gerçekte onların DİNİ / YAŞAM BİÇİMİ olmuştur.

Maide 19

EY KİTAP EHLİ! Rasûllerin arası kesildiği bir sırada; “Bize ne müjdeleyici bir Rasûl geldi, ne de bir uyarıcı” demeyin, işte size (hakikatı) açıklayan elçimiz (Muhammed) geldi. (Evet,) size bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah herşeye hakkıyla gücü yetendir.

Maide 20

HANİ Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani içinizden Nebiler seçmişti. Sizi krallar yaptı ve size (diğer) toplumlardan hiçbirine vermediğini vermişti.”

Maide 21

“Ey kavmim! Allah’ın size emrettiği, mukaddes (güzel yaşamaya elverişli) şehre girin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz.”

Maide 22

DEDİLER Kİ: “Ey Musa! O (dediğin) topraklarda gayet güçlü, zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de gireriz.”

Maide 23

Korkanların içinden, Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti: “Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık siz kuşkusuz galiplersiniz. Eğer müminler iseniz yalnızca Allah’a tevekkül edin.”

Maide 24

Dediler ki: “Ey Musa! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.”

Maide 25

Musa; “Ey Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebilirim. Artık bizimle, o yoldan çıkmışların arasını ayır” dedi.

Maide 26

Allah şöyle dedi: “O halde orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Sen (Ey Musa) yoldan çıkmış o toplum için üzülme!”

Maide 27

ONLARA Adem’in iki oğlunun, iki insan oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani ikisi de Allah’a yakınlaşmak için takdim edilmiş, sunulmuş olan;[1] birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti! O takdim edilenin, sunulanın Allah tarafından kabul edilmeyen kişi; “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Diğeri; “Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder” demişti.

______________________
[1] Arapça “kurban = القربان” kelimesi, “Yüce Allah’a yakınlasma vesilesi yapılan şeydir. Yaygın kullanımda, ‘hak yolunda boğazlanan kurbanın’ adı haline gelmiştir.” (Müfredat). Ayrıca burada orijinal metinde geçen adem kelimesi bildiğimiz Nebi Adem as. değil, insan anlamındadır. Dolayısıyla bu ayeti Adem’in iki oğlu olarak anlamak doğru değil. Geçmişte biz de öyle anlıyorduk. Adem’in iki oğlu Habil ve Kabil diye Tevrat’ta anlatılan hikâye ile bu ayeti özdeşleştiriyorduk. Normal iki insan oğlunun hikayesidir; bugün biz böyle anlıyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

ADEM’İN İKİ OĞLUNUN YA DA İKİ İNSANOĞLU’NDAN BİRİ NEDEN KENDİNİ SAVUNMAMIŞ TA ÖLDÜRTMÜŞ?!

Sanki ölümü kabul gibi görülen, anlaşılan Ayetin sebeb-i hikmetleri üzerine tefekkür, tedebbür!

İnsanın iç dünyasında adalet ile haksızlık, merhamet ile saldırganlık arasında sürekli bir mücadele vardır. Kur’an, bu mücadeleyi somut bir örnek üzerinden anlatır ve insanın nasıl bir ahlâkî tavır alması gerektiğini gösterir. Bu söz, saldırıya uğrama ihtimali karşısında bile haksızlığa başvurmayan, Allah bilinciyle hareket eden bir insanın tavrını ortaya koyar.

Bu ifade, bir insanın karşısındaki kişinin kötülüğüne aynı kötülükle karşılık vermemesi gerektiğini anlatır. Burada korku ya da güçsüzlükten doğan bir geri çekilme yoktur; aksine güçlü bir iman bilinci vardır. Çünkü “Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkmak” demek, yalnızca insanlardan değil, yapılan her davranışın Allah katında bir karşılığı olacağını bilerek hareket etmek demektir. Bu bilinç, insanı haksız yere cana kıymaktan, intikam duygusuyla hareket etmekten ve zulme ortak olmaktan alıkoyar.

Kur’an’ın bu mesajı, insanın sorumluluğunu hatırlatır: Başkasının suçu, insana suç işleme hakkı vermez. Bir başkası zulme yönelse bile, müminin ölçüsü Allah’a karşı duyduğu saygı ve sorumluluk bilincidir. Bu nedenle gerçek iman, sadece ibadetle değil; öfke anında bile adaleti ve hakkı koruyabilmekle ortaya çıkar.

Böylece bu söz, insanlık için evrensel bir ilke koyar: Güçlü olan, karşılık verebilen değil; kötülüğe rağmen elini zulme uzatmayan, Allah bilinciyle hareket eden kimsedir. Çünkü gerçek adalet ve gerçek korku, insanlardan değil âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır.

Peki bu kişi kendisini neden savunmamış ta kendini öldürtmüş?!

~ Hikmeti (bize verilmek istenen mesaj) ne olabilir?!

Bu söz, Kur’an’da anlatılan iki kardeş kıssasında geçer (Maide 27-31). Burada konuşan kişi, kardeşinin kendisini öldürmeye yöneldiğini gördüğü hâlde aynı suçu işlemeye razı olmayan kişidir. Bu tavrın hikmeti birkaç yönlüdür.

Birinci yön:
Burada verilen mesaj pasiflik değil, suça ortak olmama kararlılığıdır. “Ben seni öldürmek için elimi uzatmam” demesi, “Ben de senin yaptığın gibi bir cinayet işlemeyeceğim” anlamındadır. Yani o kişi, haksız yere cana kıymanın Allah katında büyük bir suç olduğunu bildiği için kendisini saldırgan konumuna düşürmemeyi tercih eder.

İkinci yön:
Bu tavır, Allah korkusunun insanı suçtan alıkoymasıdır. “Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” ifadesi, davranışın merkezine Allah bilincini koyar. Yani karşısındaki insanın saldırganlığı değil, Allah’ın huzurunda hesap verecek olma gerçeği belirleyici olur.

Üçüncü yön:
Kıssada asıl amaç, cinayetin insanlık tarihindeki ilk büyük zulümlerden biri olduğunu göstermek ve haksız yere cana kıymanın ne kadar ağır bir günah olduğunu öğretmektir. Bu nedenle Kur’an hemen ardından şu ilkeyi bildirir: Bir insanı haksız yere öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir; bir insanı yaşatmak da bütün insanlığı yaşatmak gibidir.

Dördüncü yön:
Bu olay, zulmün sorumluluğunun tamamen zalime ait olduğunu göstermek içindir. Masum olan kişi suça bulaşmadığı için suç bütünüyle saldırgana yüklenir. Böylece insanlık için açık bir ahlâk ölçüsü ortaya konur: Kötülük yapanla aynı kötülüğü yapmak insanı haklı kılmaz.

Sonuçta burada anlatılan şey, kendini savunmanın yasaklanması değil; haksız yere kan dökmenin reddedilmesidir. Kıssadaki kişi, zulme zulümle karşılık vererek katil konumuna düşmek yerine Allah’ın huzurunda temiz kalmayı tercih eder. Kur’an bu olay üzerinden insanlığa şu dersi verir: Gerçek takva, güç anında değil; öfke ve tehdit anında bile insanın elini haksızlığa uzatmamasıdır.

Maide 28

“Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”

Maide 29

“Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.”

Maide 30

DERKEN nefsi onu, kardeşini öldürmeye sevketti de onu öldürdü ve böylece kaybedenlerden oldu.

Maide 31

Nihayet Allah ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl gömüp / örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup ta kardeşimin cesedini örtmekten / gömmekten aciz miyim ben?” dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.

Maide 32

Bundan (biri diğerini öldüren iki kişiden) dolayı, İsrail[Yakub]oğullarına şunu bildirdik: “Kim bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde; bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki, bütün insanları öldürmüş gibidir. Her kim de birini kurtarmaya vesile olursa, sanki bütün insanları kurtarmaya vesile olmuş gibidir. Andolsun ki, onlara rasûllerimiz apaçık deliller (Rasûllüğün Belgelerini) getirdiler. Ama onlardan birçoğu, bundan sonra da (halâ) yeryüzünde malları ve canları israf (aşırılıkla yok) etmektedirler.

Maide 33

Allah’a ve Rasûlüne savaş açanların, yeryüzünde saldırganlık/teröristlik yapanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.

Maide 34

Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar. Artık Allah’ın çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olduğunu bilin.

Maide 35

EY İMAN EDENLER! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya bir vesile (salih amelden faydalı bir iş / ibadet [namaz veya dua] ile bir fırsat) arayın ve O’nun izin verdiği şekilde saldırganlara karşı cihat / mücadele edin ki, kurtuluşa eresiniz.

Maide 36

ŞÜPHESİZ yeryüzünde olanların hepsi ve yanında bir o kadarı daha kendilerinin (kâfirlerin) olsa da onu kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verecek olsalar onlardan yine kabul edilmez. Onlara çok acıklı bir azap vardır.

Maide 37

Ateşten çıkmak isterler ama ondan çıkabilecek değillerdir. Onlara sonsuz bir azap vardır.

Maide 38

YAPTIKLARINA bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir ceza olmak üzere (yetki sahibi tarafından) hırsız erkekler ile hırsız kadınların tüm güçlerini / yetkilerini ellerinden alın (ve yargıya teslim edin)[*] Allah mutlak güç sahibidir, doğru hüküm / isâbetli karar verendir.

______________________
[*] Pek çok Mealde bu ayete anlam olarak; hırsızlık yapanın elini kesin, olarak verilir. Bu ayeti PARANTEZLER dikkate alınarak anlaşılmalı diye düşünüyorum?!

Yusuf as.’ın kardeşi Bünyamin ile ilgili yani hani Kralın Tasının onun çuvalından çıkması karşılığı olarak alıkonulması hükmü gibi. Alıkoymak ne demek: HAPSETMEK, MAHKÛM ETMEK… Bu şekilde hırsızlık yapan kişinin toplumun içinde bulunmaması, hırsızlık yapmak için elini bir şeyleri çalmasın diye HAPSETMEK / ALIKOYMAK hükmü verilir ki; işte elinin kesilme meselesinin gerçeği budur! Hırsızlık yapmasının önüne geçmektir hapse mahkum ederek. Mahkûmiyeti döneminde ıslah edilmelidir ve tövbe etmesi sağlanmalıdır, anlamında okuyoruz biz bu vb. ayetleri.

38. Ayet Açılımı: (KARŞILIKSIZ para basmış ya da devlet / kamu malından veya hizmetinden gerek direkt, gerekse ihâleye fesat karıştırmak suretiyle çıkar/menfaat sağlayarak hırsızlık yapmış yetkililerin) yaptıklarına bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir ceza olmak üzere (yetkilerini kötüye kullanıp karşılıksız para basarak halkın cebinden veya kamu malından çıkar / menfaat sağlayarak) hırsız[lık yapan] erkekler ile hırsız[lık yapan] kadınların tüm güçlerini/yetkilerini ellerinden alın (ve yargıya teslim edin) Allah mutlak güç sahibidir, doğru hüküm / isâbetli karar verendir.

Biz ise bu ayeti MECAZEN / BENZETME / ÖRNEKLEME şeklinde bir anlatım tarzı olarak görüyor ve şöyle anlıyoruz; birincisi: Hırsızlık türü ne olursa olsun, öncelikle hırsızlık yapılmaması için bütün yolların kapatılması olarak anlıyoruz / okuyoruz bu ayeti. İkincisi; insanların bütün ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalı, kimse hırsızlık yapmaya cür’et edememeli. Yok eğer ihtiyaç sahibi olmadığı halde, yine bu eylemini devam ettirirse ve defalarca yakalanıp Hakim karşısına çıkartılıyorsa ve halk arasında fitne ve fücurun (kargaşanın, huzursuzluğun) yayılmasına sebebiyet veriyorsa?! Hakim tarafından bir daha yapmaması, tövbe etmesi gerektiği konusunda uyarılır. Yine tüm uyarılara rağmen hırsızlığa devam ediyorsa, artık son karar bu ayetin gereği şöyle uygulanabilir: O kişinin toplumun arasına salıverilmesi yerine bütün ihtiyaçları karşılanmak üzere ev hapsinde tutulmak koşuluyla gözaltına alınabilir. Hapishane sistemi olan bölgelerde yine ihtiyaçları karşılanarak gerekirse (Yusuf as.’ın kardeşi için uyguladığı hükümde olduğu gibi alıkonulup) hapsedilebilir. Bu karar yine toplumun huzuru için artık zorunlu hale gelmiş olur. Bu konuda bizim görüşümüz bu şekildedir; en doğrusunu Allah bilir.

Çünkü hemen bu ayetten sonra 39. Ayette: “Her kim de işlediği zulmünün (hırsızlığın) arkasından tövbe edip durumunu düzeltirse; kuşkusuz Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Yaptığı bu işin yani hırsızlığın hem kendisine ve hem de bir başkasına ZULÜM olduğuna gönderme yapılır. Yaptığı bu eylemi sonrası tövbe edip, durumunu düzeltirse Allah onun tövbesini kabul eder, buyurulur.

Peki hırsızlık yapan bir insanın eli hemen kesilirse, Allah’ın bu hükmü nasıl uygulanacaktır?! İşte Maide 39. Ayet gereği el kesme olayının olmadığını düşünüyoruz. Dediğimiz gibi bize göre; bütün hırsızlık yollarının kapatılmasını Yüce Rabbimiz öneriyor ve bu ayetten halkın yöneticiler tarafından aç susuz bırakılmaması gerektiğini anlıyoruz.

Maide 39

Her kim de işlediği zulmünün (hırsızlığın)[*] arkasından tövbe edip durumunu düzeltirse; kuşkusuz Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

______________________
[*]  Bu arada hırsızlığın cezası el kesmek yani bir elin ya da elin bir parçasının kesilmesi olarak algılanmamalı! Öyle olsa; hırsızlık yapan kişinin tövbesi olmazdı?! Bu ayetin ne demek istediğini anlayabilmek için Maide 38 ‘i ve Dipnotunu okuyunuz.

Öncelikle şu konuya bir açıklık getirmemiz gerekiyor: Bu konular HUKUKUN SAHASINA GİRER?! Herkesi ilgilendirmez. Vatandaşların ilgi alanı değildir. Vatandaşın üzerine düşen Arapça bilmiyorsa, anladığı/bildiği dilde BİR KUR’AN MEALİ OKUYUP öncelikle İTİKADİ/İNANÇ/İMANİ meselesini halleder. Bu da İNİŞ SIRASINA GÖRE BİR KUR’AN MEALİ okunduğunda 1. İnen Sure olan Alak Suresinden başlayıp, 83. İnen Mutaffifin Suresine kadar defalarca okuyup bitirerek ve Ayetler arası bağlantıyı da kurarak ve Ayetlerin üzerinde düşünerek İMANINI/İTİKADINI oluşturmalı. Biz bu İNİŞ SIRASINA GÖRE KUR’AN OKUMASINA İlköğretim, Ortaöğrenim ve Lise Seviyesinde bir Eğitim-Öğretim Sistemi diyoruz. Daha sonra kişi Üniversite Seviyesinde Eğitim almak/görmek isterse: Örneğin bir Hukuk Fakültesi Öğrencisi olmak isterse Üniversitelere Yönelik Medeni Sureler ilgi alanına girer. Eski deyimle: FIKIH TEDRİSATI yapmak isterse, bir Fakih/Hukukçu olmak isterse Kur’an’ın Hüküm Sureleri ve Ayetleri üzerinde tefekkürünü sürdürür. Maalesef bugün her ortamda, özellikle Sosyal Medya Platformlarında önüne gelen üstüne vazife olmadığı hâlde HUKUK ile ilgili Ayetler üzerinde konuşmaktadırlar. Yani, hani önüne bir dava gelse; örneğin bir hırsızlık yapan biri gelse ve onunla ilgili bir hüküm/karar vermek durumunda kalıp SORUMLULUK alsa ki almak öyle kolay değildir, ancak o zaman akılları başına gelir ve derler ki: Bu bizim işim değil?! Hakimlerin, Yargıçların, İddia Makamı olan Savcıların ya da Savunma Makamı olan Avukatların işi derler (tabi Allah’ın Ayetlerine göre hüküm/karar verilen bir ortamda). Hani olur ya, günümüz yönetim biçimlerinde Hırsızlık, Cinayet, Tecavüz konularında başa çıkılamayınca Allah’ın Ayetlerine/Hükümlerine dönüldüğünde bu konular İSLÂM HUKUKÇULARININ işidir!

Maide 40

Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir. O dilediğine (azılı suçlulara) azap eder, dilediğini (suçsuz kimseleri) de bağışlar. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Maide 41

EY RASÛL! Kalpten inanmadıkları hâlde ağızlarıyla: “İnandık” diyenler münafıklar ile Yahudi mezhebi mensuplarından küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar yalan uydurmak için seni dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin ifade içindeki yerlerini bildikten sonra, yerlerini değiştirir ve şöyle derler: “Eğer size şu hüküm verilirse onu tutun. O verilmezse sakının.” Allah kimin, suçluların azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın.[*] Onlar Allah’ın kalplerine mutluluk vermediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rezillik, ahirette ise yine onlara büyük bir azap vardır.

______________________
[*] Maide 41, 42 ve 43. Ayetlerdeki yıldızlı dipnotlar: Hüküm verme ile hüküm koyma karıştırılmamalıdır. Hükmü koyan, hüküm sahibi yalnız Allah’tır. Bir problem/olay esnasında, o problemi/olayı çözüme kavuşturarak karara bağlamaktan bahsedilir burada. Üstelik Nebi as.’ı Hakem tayin edip sonra onun verdiği karara uymayanlara uyarı vardır. Hüküm konusunda helâl ve haram kılma/koyma yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Nebi de olsa, hiç kimse helâl ve haram kılma yetkisine sahip değildir.Burada aynı zamanda Allah: Ey Nebi, senin haramı helâl, helâlı haram kılma yetkin yok ki, kendine zulmediyorsun?! Sen, Biz ne diyorsak ona uy; Bizim helâl kıldığımızı helâl, haram saydığımızı da haram bilerek dikkat etmen yeterli! Dolayısıyla bu ayet ile hani müktesebatta Allah’ın Rasûlü için, onun da helâl/haram koyma yetkisi var, diye iddiada bulunurlar ya; işte bu ayet onların bu iddialarını çürütmektedir. Muhammed as. haram ve helâl konusunda hükmü uygulayandır. En doğrusunu Allah bilir.

YAHUDİLİK ~ Musa as.’ın arkasından gidenlerin dini değil, gitmeyenlerin dinidir.

HRİSTİYANLIK ~ İsa as.’ın arkasından gidenlerin dini değil, gitmeyenlerin dinidir.

SÜNNİLİK-ŞİİLİK ~ Muhammed as.’ın arkasından gidenlerin inancı değil, İslam adına sonraları oluşturulan bir inançtır. Allah’a ve Rasûlüne rağmen oluşturulmuş ve gerçekte onların DİNİ / YAŞAM BİÇİMİ olmuştur.

Maide 42

Onlar yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet.[*] Çünkü Allah âdil davrananları sever.

______________________
[*] Maide 41, 42 ve 43. Ayetlerdeki yıldızlı dipnotlar: Hüküm verme ile hüküm koyma karıştırılmamalıdır. Hükmü koyan, hüküm sahibi yalnız Allah’tır. Bir problem/olay esnasında, o problemi/olayı çözüme kavuşturarak karara bağlamaktan bahsedilir burada. Üstelik Nebi as.’ı Hakem tayin edip sonra onun verdiği karara uymayanlara uyarı vardır. Hüküm konusunda helâl ve haram kılma/koyma yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Nebi de olsa, hiç kimse helâl ve haram kılma yetkisine sahip değildir.Burada aynı zamanda Allah: Ey Nebi, senin haramı helâl, helâlı haram kılma yetkin yok ki, kendine zulmediyorsun?! Sen, Biz ne diyorsak ona uy; Bizim helâl kıldığımızı helâl, haram saydığımızı da haram bilerek dikkat etmen yeterli! Dolayısıyla bu ayet ile hani müktesebatta Allah’ın Rasûlü için, onun da helâl/haram koyma yetkisi var, diye iddiada bulunurlar ya; işte bu ayet onların bu iddialarını çürütmektedir. Muhammed as. haram ve helâl konusunda hükmü uygulayandır. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 43

Yanlarında içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden[*] yüz çeviriyorlar? İşte onlar, inanmış değillerdir.

______________________
[*] Maide 41, 42 ve 43. Ayetlerdeki yıldızlı dipnotlar: Hüküm verme ile hüküm koyma karıştırılmamalıdır. Hükmü koyan, hüküm sahibi yalnız Allah’tır. Bir problem/olay esnasında, o problemi/olayı çözüme kavuşturarak karara bağlamaktan bahsedilir burada. Üstelik Nebi as.’ı Hakem tayin edip sonra onun verdiği karara uymayanlara uyarı vardır. Hüküm konusunda helâl ve haram kılma/koyma yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Nebi de olsa, hiç kimse helâl ve haram kılma yetkisine sahip değildir.Burada aynı zamanda Allah: Ey Nebi, senin haramı helâl, helâlı haram kılma yetkin yok ki, kendine zulmediyorsun?! Sen, Biz ne diyorsak ona uy; Bizim helâl kıldığımızı helâl, haram saydığımızı da haram bilerek dikkat etmen yeterli! Dolayısıyla bu ayet ile hani müktesebatta Allah’ın Rasûlü için, onun da helâl/haram koyma yetkisi var, diye iddiada bulunurlar ya; işte bu ayet onların bu iddialarını çürütmektedir. Muhammed as. haram ve helâl konusunda hükmü uygulayandır. En doğrusunu Allah bilir.

Maide 44

ŞÜPHESİZ Tevrat’ı, tahrif edilmemiş, bozulmamış hâliyle olanı Biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. Allah’a teslim olmuş Nebiler onunla İsrail [Yakub] oğullarına hüküm veriyorlardı, aralarındaki problemleri çözüyorlardı. Kendilerini Rabbe adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi, onlar da Nebiler gibi problemleri çözerlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevli idiler. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde siz de insanlardan korkmayın Ben’den korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa, bedele, değere değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile İsrail [Yakub] oğulları ve Müslimler, yalnız Allah’a bağlanıp teslim olanlar da dahil kim olursa olsun hükmetmeyenler kâfirlerin, gerçeği gizleyenlerin ta kendileridir.

_________________

Kur’an’da vahyin temel ilkelerinden biri şudur: Allah bir kitabı indirdiğinde onu insanları doğruya yönlendiren rehber (hidayet) ve aydınlatıcı (nur) olarak gönderir. Tevrat hakkında yapılan bu açıklama da tam olarak bu ilkeyi ortaya koyar. Çünkü Allah, İsrail oğullarına gönderdiği Tevrat’ı yalnızca bir tarih kitabı veya ibadet metni olarak değil; insanların hayatındaki anlaşmazlıkları çözen, adaleti sağlayan bir hüküm kaynağı olarak indirmiştir.

Ayetin ilk bölümünde özellikle iki önemli gerçek vurgulanır. Birincisi, Tevrat’ın Allah tarafından indirildiği ve indirildiği dönemde içinde hidayet ve nur bulunduğu gerçeğidir. Bu ifade, vahyin kaynağının ilâhî olduğunu ve ilk hâlinin insanları doğruya ulaştıracak bir rehber niteliği taşıdığını gösterir. İkincisi ise, Allah’a teslim olmuş nebilerin bu kitapla hüküm vermeleridir. Yani peygamberler kendi görüşlerine göre değil, Allah’ın indirdiği vahye dayanarak İsrail oğulları arasındaki anlaşmazlıkları çözmüşlerdir. Böylece vahiy, toplum düzenini belirleyen en üst otorite hâline gelmiştir.

Ayet daha sonra önemli bir sorumluluğa dikkat çeker: peygamberlerin ardından gelen Rabbani kişiler ve âlimler de aynı sorumluluğu taşımışlardır. Çünkü onlar Allah’ın kitabını korumakla görevli kimselerdir. Bu görev yalnızca metni muhafaza etmek anlamına gelmez; aynı zamanda vahyin hükmünü gizlememek, onu dünyevî çıkar karşılığında değiştirmemek ve toplumda adaletle uygulamak anlamına gelir. Bu nedenle ayette açık bir uyarı yapılır: insanlardan korkmayın, Allah’tan korkun ve ayetleri küçük bir menfaat karşılığında değiştirmeyin.

Metnin son kısmı ise Kur’an’ın ortaya koyduğu evrensel bir ilkeyi bildirir. Allah’ın indirdiği vahiy ile hükmetmemek, yani ilâhî ölçüyü bırakıp başka ölçülerle hüküm vermek gerçeği gizlemek anlamına gelir. Burada mesele yalnızca bir hukuk sistemi değil; hakikatin bilindiği hâlde örtülmesidir. Çünkü Allah’ın indirdiği ölçü yerine başka ölçüler konulduğunda insanlar ilâhî rehberlikten uzaklaşır ve hak ile batıl karışır. Bu nedenle ayet, vahyi bilip de onunla hükmetmeyenleri gerçeği gizleyenler olarak nitelendirir.

Böylece bu ayet, vahyin tarih boyunca nasıl bir rol üstlendiğini açıkça ortaya koyar: Allah kitaplarını insanlara yol göstermek için indirir; peygamberler ve onları izleyen adalet sahibi insanlar bu kitaplarla hükmeder; fakat insanlar menfaat, korku veya çıkar sebebiyle bu ölçüyü terk ettiklerinde hakikati örtmüş olurlar. Kur’an’ın verdiği mesaj, bütün çağlar için aynıdır: Allah’ın indirdiği hakikat, toplumların adalet ve doğruluk ölçüsü olmalıdır.

Peki günümüzde bu ayeti nasıl anlamalıyız?!

Bu ayetin bugüne bakan yönünü anlamak için önce ayetin ortaya koyduğu temel ilkeyi görmek gerekir. Ayette anlatılan konu yalnızca tarihî olarak İsrail oğullarıyla sınırlı değildir; vahyin toplum hayatındaki yerini belirleyen evrensel bir ölçü ortaya koymaktadır. Allah bir kitabı indirdiğinde onun amacı insanların hayatına rehberlik etmek, adaleti sağlamak ve hak ile batılı ayıracak bir ölçü ortaya koymaktır.

Bu nedenle ayetin ilk mesajı şudur: vahiy yalnız okunacak bir metin değil, hayatı düzenleyen bir ölçüdür. Tevrat indirildiğinde nebiler onunla hükmetmişler, yani toplumdaki anlaşmazlıkları ilâhî ölçüye göre çözmüşlerdir. Bu durum vahyin sadece bireysel ibadetleri değil, insan ilişkilerini, adaleti ve toplumsal düzeni de kapsadığını gösterir.

Bugün açısından bakıldığında ayetin ikinci önemli mesajı ortaya çıkar: hakikati gizlememe sorumluluğu. Ayette Rabbani kişiler ve âlimlerin görevi Allah’ın kitabını korumak ve onunla hükmetmek olarak anlatılır. Bu, vahyin anlamını değiştirmemek, onu çıkar için kullanmamak ve insanlara doğru şekilde aktarmak demektir. Eğer ilâhî ölçü bilinmesine rağmen dünyevî menfaatler uğruna gizlenir veya değiştirilirse, ayetin ifadesiyle bu durum “gerçeği örtmek” olur.

Ayetin en çarpıcı uyarısı ise korku ve menfaat konusundadır. İnsanlar çoğu zaman toplum baskısı, siyasi güç, ekonomik çıkar veya gelenekler nedeniyle ilâhî ölçüyü geri plana itebilirler. Oysa ayet açıkça “insanlardan korkmayın, Benden korkun” diyerek vahyin ölçüsünü değiştirmemeyi emreder. Bu, ilâhî hakikatin herhangi bir otorite, gelenek veya çıkar karşısında pazarlık konusu yapılmaması gerektiğini anlatır.

Bugün için çıkarılması gereken sonuç şudur: Allah’ın indirdiği kitaplar insanlara doğruyu göstermek için vardır. Bu kitapların mesajı bilinmesine rağmen hayatın dışına itilirse, yalnızca ritüellere indirgenirse veya çıkar uğruna değiştirilirse, vahyin asıl amacı ortadan kalkar. Kur’an’ın bu ayetle verdiği mesaj, her çağdaki insanlara yöneliktir: ilâhî rehberliği gizlememek, onu menfaat karşılığında değiştirmemek ve hayatın ölçüsü hâline getirmek.

Maide 45

Onda (Tevrat’ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar sadakasına sayarsa o kendisi için kefaret olur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler (İsrail[Yakub]oğulları ve Müslimler / yalnız Allah’a bağlanıp teslim olanlar da dahil kim olursa olsun) zalimlerin ta kendileridir.

Maide 46

Onların (Rasûllerin) izleri üzere Meryemoğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı tasdik edici/doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona, içerisinde hidâyet ve nûr bulunan; önündeki (İncil öncesi gönderdiğimiz) Tevrat’ı doğrulayan, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için doğru yola iletici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik.

Maide 47

(EY MUHAMMED senin zamanındaki) İncil Ehli; Allah’ın onda indirdiği ile kendi aralarında hükmetsin. Allah’ın indirdiği (İncil) ile hükmetmezse, işte onlardır (Hiristiyan mezhebi mensupları ve kim olursa olsun) fasıkların (yoldan çıkanların) ta kendileri.

Maide 48

(Ey Muhammed!) Sana da hak / gerçek olan bu Kitabı; önündeki / öncesindeki (tahrif edilmemiş olan) kitapları (veya Tevrat ve İncil’in Kur’an’a uygun olan kısımların doğrularını ki onlar da ancak bugün Kur’an’ın içindedir) onaylayıcı, onları gözetici / düzeltici / tashih edici olarak (bu Kur’an’ı; Levh-i Mahfuz’daki Kaynaktan) indirdik / aktardık / transfer ettik / anlattık. Artık Allah’ın indirdiği / aktardığı / transfer ettiği / anlattığı verilerle aralarında hükmet ve sana gelen bu gerçekten uzaklaşıp ta onların arzularına uyma! Sizden her biriniz için bir şeriat (hukuk düzeni) ve bir yol (metot / uygulama yöntemleri) önerdik. Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet / uygarlık / medeniyet / topluluk yapardı. Fakat verdiği şeylerle sizi açığa çıkarmak / hayırlı işlerde yarıştırmak için topluluklara ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’ın huzurunadır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.

Maide 49

ARALARINDA, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse; bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete uğratacaktır. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.

Maide 50

Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanmak isteyen bir toplum için kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?

_______________

Kur’an’da bu soru, insanın hayatını hangi ölçüye göre düzenlemesi gerektiğini sorgulayan güçlü bir uyarı olarak ortaya konur. Ayetin işaret ettiği temel mesele şudur: İnsanlar hayatlarını Allah’ın vahyiyle mi yönetecekler, yoksa vahiyden kopmuş beşerî anlayışların oluşturduğu hükümlerle mi yaşayacaklardır?

“Cahiliye hükmü” ifadesi yalnızca İslam öncesi Arap toplumuna ait tarihsel bir dönem anlamına gelmez. Kur’an bütünlüğünde cahiliye; Allah’ın vahyine dayanmayan, insanın kendi hevasını ölçü haline getirdiği her türlü düşünce, sistem ve hüküm demektir. Yani ölçü Allah’ın vahyi değilse; güç, çıkar, gelenek, ideoloji veya çoğunluğun arzusu ise Kur’an bunu “cahiliye hükmü” olarak tanımlar.

Bu nedenle ayetin sorduğu soru aslında bir muhasebedir: İnsanlar Allah’ın ortaya koyduğu adalet, hak ve ölçü varken neden başka hükümler ararlar? Çünkü insanın kendi koyduğu hüküm çoğu zaman menfaatine, grubuna veya gücüne hizmet eder. Vahiy ise herkesi bağlayan, adaleti merkeze alan ve kimsenin çıkarına göre değişmeyen bir ölçüdür.

Kur’an’ın bu soruya verdiği cevap nettir: Gerçekten inanmak isteyen bir toplum için en doğru, en güzel ve en güvenilir hüküm Allah’ın hükmüdür. Çünkü Allah insanı yaratandır; insanın tabiatını, zaaflarını, ihtiyaçlarını ve toplum düzenini en iyi bilen de O’dur. Bu yüzden O’nun koyduğu ölçü hem bireyin hem toplumun adalet içinde yaşayabilmesi için en sağlam temeldir.

Sonuç olarak ayet, insanlığa şu temel gerçeği hatırlatır: Vahiyden kopan toplumlar kaçınılmaz olarak güçlünün hükmüne, çıkarın hukukuna ve adaletsizliğe yönelir. Allah’ın hükmüne yönelen toplumlar ise adalet, ölçü ve denge üzerine kurulu bir hayat inşa ederler. Bu yüzden gerçekten iman edenler için en güzel hüküm yalnızca Allah’ın hükmüdür.