ALLAH’ın emri geldi.[1] Artık onu acele istemeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir!
______________________
[1] Son hüküm / karar verme günü yaklaşmıştır. Geldi bil!
Akıl ve Bilim Işığında Kur’an’ı Anlama Yolu
“İnsanlığı Kur’an'la Buluşturmak İçin Açılmış Bir Kapı”
İniş Sırası: 70 • Mushaf Sırası: 16 • Mekki Sure • 128 Ayettir
ALLAH’ın emri geldi.[1] Artık onu acele istemeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir!
______________________
[1] Son hüküm / karar verme günü yaklaşmıştır. Geldi bil!
Melekleri; kullarından dilediğini (elçi seçerek), emrinden ruh ile (vahiy ile) indirir; “Benden başka İlah yoktur, Allah’tan korkun, diye uyarın!..”
Gökleri ve yeryüzünü gerektiği gibi yarattı. Ortak koştuklarından yücedir!
____________________________
Dünyanın yaratılışı ile ilgili muhteşem bir TRT Belgeseli, izlemenizi tavsiye ederim.
İNSANI bir damla sudan[1] yarattı. Bir de bakarsın ki o, düşmanlık yapmaya kalkışıyor.
______________________
[1] Embriyodan, sperm damlasından.
HAYVANLARI da O yarattı; onlarda sizin için ısınmanızı sağlayan şeyler ve daha birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.
Onlarda sizin için, akşamleyin dönüş zamanında/otlaktan getirirken ve sabahleyin otlağa götürürken ayrıca bir güzellik vardır.
Sizin yükünüzü öyle şehirlere taşırlar ki; canlarınız büyük zahmetler çekmeden, siz oraya ulaşamazdınız. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
Atları, katırları ve merkepleri de binmeniz için ve bir süs olarak yarattı. Ve sizin bilmediğiniz daha nice şeyler yaratıyor!
DOĞRU YOLU beyân etmek / açıklamak Allah’a aittir,[1] açıklanan yoldan ayrılıp sapan da var. Oysa Allah dileseydi (size özgürlük tanımayıp);[2] elbette hepinizi zorunlu olarak doğru yola iletirdi.
______________________
[1] Bkz. En’am 153-157.
[2] Ancak O, seçme özgürlüğünü bir yasa olarak koymuştur.
GÖKYÜZÜNDEN size su indiren O’dur. İçeceğiniz ondandır, hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de ondandır.[1]
______________________
[1] Su ile yeşerir bitkiler.
Onunla size ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her türlü meyveler yaratır. Şüphesiz bunda, derin düşünen bir kavim için elbette bir ibret vardır.
GECEYİ ve gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı hizmetinize verdi. Yıldızlar da O’nun buyruğuna göre hareket ederler. Şüphesiz bunda, aklını kullanan bir kavim için gerçekten ibretler vardır.
Yeryüzünde sizin için üretip yaratarak çoğaltıp yayan[*] rengârenk şeyler! Şüphesiz bunda hatırlamaya çalışan bir kavim için gerçekten bir ibret vardır.
______________________
[*] Zerae Kelimesi: Müşterek kelimelerdendir. Herhangi bir ziraat ürünü gibi, ekilip yayarak çoğaltmak anlamını da içerir. Yalnızca yarattı anlamını vermek doğru değildir, diye düşünüyoruz.
DENİZİ de emrinize/hizmetinize veren O’dur. Ondan taptaze et yiyesiniz ve takınacağınız süsler çıkarasınız diye! Denizde suları yara yara giden gemileri görürsün. Bu da O’nun lütfundan aramanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.
SİZİ sarsar diye yeryüzüne ağır dağlar yerleştirdi. Ve ırmaklar ve yollar. Ta ki doğru yolu bulasınız.
Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız onu sayamazsınız! Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
Allah’ın dışında yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar. Zaten kendileri yaratılmaktadırlar.
Onlar ölüdürler, diri değildirler. Ve ne zaman dirileceklerini de bilemezler![1]
______________________
[1] Yatırlara ve türbelere kutsallık atfedip; onlardan / oralardan medet / yardım umanlar şunu bilmelidirler: Kabirde yatanlar kendilerini işitmezler, yardım da edemezler. Onları aracı kılarak bir şeyler istemek te şirktir?! Yardım, medet yalnız Allah’tan umulur. Onların kendilerine bile yardımı / faydaları yoktur / olamaz?!
İLAHINIZ BİR TEK İLAH’TIR! Ahirete inanmayan kimselerin kalpleri inkârcıdır. Onlar büyüklük taslarlar.
Gerçek şudur ki; şüphesiz Allah, gizlediklerini de biliyor, açığa vurduklarını da!.. Şüphesiz O, büyüklenenleri sevmez!
Onlara; “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman; “Evvelkilerden nakledilen şeyleri” dediler.
Kıyamet günü tam olarak kendi yüklerini ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin veballerinden bir kısmını da yükleniyorlar. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!
ONLARDAN önceki kimseler de tuzak kurmuşlardı. Allah’ın emri onların binalarına temellerinden geldi! Böylece üstlerindeki tavan tepelerine çöktü! Ceza onlara ummadıkları bir yerden geldi!
Sonra O, onları kıyamet gününde rezil eder. Ve der ki: “O ortaklarım nerede?” Kendileri uğrunda düşmanlık etmeye kalkıştığınız, o ortaklar?” Kendilerine ilim verilmiş kimseler: “Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük inkârcılaradır” derler.
Meleklerin, kendi kendilerine zalimlik ederlerken vefat ettirdiği kimseler: “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” diyerek teslim olurlar. Hayır, hayır; şüphesiz Allah yapıyor olduklarınızı bilendir!
Öyleyse; haydi cehennemin kapılarından girin, içinde ölümsüzce/sonsuz kalıcılar olarak! Büyüklenenlerin yurdu ne kötüdür!
KORUNUP SAKINAN kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde; “İyilik” dediler. O kimseler ki; bu dünyada (kimseye zarar vermeden) güzelce yaşadılar, işte onlar için mükafatın en güzeli vardır. Ve ahiret yurdu daha hayırlıdır. Ve ne güzeldir korunup sakınanların yurdu!
Adn cennetleri; işte altlarından ırmaklar akan o yere/cennete girerler, orada onlar için diledikleri/istedikleri her şey vardır. Allah korunup sakınanları işte böyle ödüllendirir.
Meleklerin temiz kimselerden vefat ettirdiklerine gelince, onlara; “Size selâm olsun! Yapmış olduklarınıza karşılık cennete girin” derler.
(GERÇEĞİ inkâr edenler) ille de kendilerine meleklerin veya Rabbinin emrinin gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan önceki kimseler de işte böyle yapmışlardı! Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Nihayet yaptıklarının kötülükleri kendilerine isabet etti. Alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.
ALLAH’a ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah dileseydi ne biz ve ne de atalarımız, O’nun dışında hiçbir şeye tapmazdık. Hiçbir şeyi O’nsuz haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de işte böyle davranmıştı. Elçilere düşen görev sadece açıkça duyurmak değil midir?
Ant olsun, Biz her ümmet / uygarlık / medeniyet / topluluk için: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan[1] (dini kendi çıkarları için kullanan kim olursa olsun onlardan) kaçının” diye uyaran (görevli) bir rasûl / elçi gönderdik.[2] Böylelikle Allah onlardan kimini (doğru yolda gitmek isteyenleri) doğru yola iletti, onlardan kimine (dalâleti / sapıklığı tercih edenlerin) de dalâlet / kendi sapıklıkları üzere kalmaları hak oldu.[3] Şimdi yeryüzünde gezin / seyahat edin de yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün![4]
_____________________
[1] Tağut, haddini aşmakta ileri giden insan ve cin şeytanlarıdır. Biz daha çok kendi çıkarları için insanları sömüren, kullanan ve kendilerine kul köle edinen din adamları, cemaat liderleri olarak bugün tanımlıyoruz. (En doğrusunu Allah bilir). Elbette bununla birlikte yeryüzünde otoriteyi Allah'a değil de kendilerinde görenler (Firavun gibiler) için de verdiğimiz yerler oldu. Bu vb. kişiler, yoldan çıkmakla kalmaz ayetleri ya yok sayarak ya da anlamlarını bozarak başkalarının da haddini aşmasına ve yoldan çıkmasına sebep olurlar (Bakara 2/256, 257, Nisa 4/51,60,76; Maide 5/60, Zümer 39/17).
[2] Yunus 10/47.
[3] A’raf 7/30.
Sen onların, doğru yola gelmelerini ne kadar istesen de şüphesiz Allah; sapıklığı tercih edenleri doğru yola iletmez. Onların hiç yardımcıları da olmaz.
ONLAR yeminlerinin bütün şiddetiyle: “Allah ölen kimseyi diriltemez” diye Allah’a yemin ettiler. Hayır diriltecektir. Bu O’nun hak olarak üzerine aldığı bir sözdür. Fakat insanların birçoğu bilmezler.
Hakkında ihtilâf ettikleri şeyleri onlara açıklaması ve o inkârcıların da yalancı kişiler olduklarını bilmeleri için!
Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, Bizim sözümüz sadece ona; “Ol” dememizdir, o da derhal oluşmaya başlar.
BUNDAN BÖYLE, (hak ve özgürlüğünü kullandığından dolayı) zulme uğradıktan sonra, Allah’ın emri gereği göç / hicret edenlere gelince; Biz onları dünyada iyi bir şekilde yerleştireceğiz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Eğer bilselerdi!
BİZ senden önceki çağlarda kendilerine vahyettiğimiz başka adamları da gönderdik. Eğer bilmiyor iseniz daha önce kitap verilenlere / zikir ehline sorun:[1]
______________________
[1] “Zikir ehli” o gün için ehl-i kitabın alimleri idi. Yani önceki kitap ve suhuflardan olan Tevrat, Zebur ve İncil’i bilenler kastediliyor olabilirdi. Ancak bugün ise; Kur’an’a bakın, araştırın veya bugün Kur’an’ı iyi bilenlere sorun, olarak ta anlayabiliriz. Çünkü Kur’an’da tüm bilgiler mevcuttur. (O an için yani bu ayet geldiğinde Kur’an’ın hepsi inmemişti).
Apaçık delilleri ve yazılı belgeleri!.. Sana da Zikri / Kur’an’ı[1] (Katımızdaki Ana Kitap’tan Cebrail aracılığıyla) aktardık / indirdik / transfer ettik ki; kendilerine indirileni / aktarılanı / transfer edileni insanlara beyân[2] edesin / enine boyuna detaylıca açıklayasın! Umulur ki, iyice düşünürler.
______________________
[1] “Bu Kur’an’ı indirdik!” Gerçek Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’an hepsi zikirden olduğu gibi bugün Kur’an’ın içinde Rabbimizin aktardığı kadarıyla bozulmamış olan çok az bir kısmı bize kadar gelmiştir, bunun dışındakilere güvenemeyiz.
[2] Beyan Kelimesinin Detaylı Açıklaması;
"Beyan" kelimesi Arapça kökenli olup, ب-ي-ن (B-Y-N) kökünden türemiştir. Bu kök, açıklık, netlik, ortaya koyma, ayrılma gibi anlamlara gelir.
Kur'an'da beyyinat (بَيِّنَات) kelimesi "açık deliller", mübin (مُبِين) ise "apaçık olan, açıklayıcı" anlamında kullanılmıştır.
Kur'an'da beyan kelimesi, hakikati ortaya koyma ve açıklık anlamında kullanılır. Mesela:
Beyyinat (بَيِّنَات) kelimesi "apaçık deliller",
Mübeyyin (مُبَيِّن) "açıklayan",
Mübin (مُبِين) "apaçık" anlamlarında Kur'an'da geçmektedir.
"Beyan" kelimesinin çeşitli anlamları şunlardır:
Açıklık ve Netlik:
Hakikati gizlemeyerek net bir şekilde ortaya koymak anlamına gelir. Kur’an'da 52 defa geçen beyyinât kelimesi, "açık deliller" anlamına gelir.
Ayrılma ve Farklılaşma:
Tebeyyün (تبين) kelimesi, ortaya çıkmak, ayırt edilmek anlamına gelir.
Örneğin Bakara 2/256 ayetinde "hak ile batılın tebeyyün etmesi" ifadesi, hakikatin netleşmesini, iyinin kötüden ayrılmasını ifade eder.
Delil ve Açıklama:
"Beyan", bilginin veya gerçeğin ortaya konulması anlamında kullanılır. Kur’an'da geçen mübeyyin kelimesi "açıklayan", mübin kelimesi "apaçık olan" anlamına gelir.
Hitabet ve Konuşma Yeteneği:
Fesahat ve belagat anlamında da kullanılır. Rahman Suresi 4. ayette "Beyan öğretti" ifadesi, insana düşüncelerini açık bir şekilde ifade etme yeteneğinin verilmesini ifade eder.
Tebliğ ve Bildirim:
"Beyan", bir gerçeği insanlara bildirme, tebliğ etme anlamında da kullanılır.
Kur’an’da beyan kelimesi farklı türevleriyle birçok ayette geçmektedir:
Rahman Suresi 4. ayet: “Ona beyanı öğretti” (Beyan burada konuşma ve ifade yeteneği anlamında).
Al-i İmran 138. ayet: "Bu, insanlar için bir beyan ve sakınanlar için bir öğüttür." (Beyan burada açıklık, kılavuzluk anlamında).
Bakara 256. ayet: "Hak, batıldan tebeyyün etmiştir." (Hak ile batılın ayrılması, netleşmesi anlamında).
Beyan kelimesi açıklık, netlik, ortaya koyma, delil sunma, konuşma yeteneği ve hakikatin belirginleşmesi gibi anlamları içerir. Kur'an'da hakikatin açıklanması ve tebliği bağlamında önemli bir kavramdır. Dolayısıyla bu Ayetin işaretinden yola çıkılarak denilebilir ki; Allah Rasûlü Muhammad sav. Kur'an'ı yine Kur'an Ayetleri ile TOPLUMUN ANLAYACAĞI ŞEKİLDE ÇOK DETAYLI BİR ŞEKİLDE AÇIKLAYARAK ANLATMIŞTIR! Onun için Muhammed sav.'e dünyada Kur'an'dan başka TEK BİR KELİME KONUŞMAMIŞTIR demek büyük saygısızlıktır. Lâkin ona atfedilen pek çok rivayetlerin uydurma olduğunu yine bizler Kur'an ile farkına varıp ortaya koyabilmekteyiz. Yine aynı zamanda RİVAYETLER yani HADİSLER kesinlikle Kur'an'a rağmen DELİLDEN değildir. Kur'an'a HÜKÜMDE ortaktan kabul edilemez, hele Hadislere de VAHİY gözüyle bakılamaz, bu resmen şirktir ve küfürdür. Genel ve Tarihi KÜLTÜR olarak değerlendirilerek yararlanılabilir kaynaklardır, o kadar?!
KÖTÜ tuzaklar kuranlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine batırmayacağından ya da azabın kendilerine, hiç ummadıkları bir yönden gelmeyeceğinden emin midirler?
Yahut gezip dolaşırlarken kendilerini yakalamasından? Onlar buna engel olacak değillerdir.
Ya da kendilerini bir korku üzerinde yakalamayacağından? Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
ÖYLEYSE onlar, Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri sağdan ve soldan sürünerek Allah’a secde halinde dönüp dolaşır.
Göklerde bulunanlar, yeryüzündeki canlılar ve melekler Allah’a (O’nun sevgisinden mahrum kalma korkusu ile isteyerek) secde ederler. Onlar asla büyüklenmezler!
Onlar üzerlerinde tek otorite (İlâh) olan Rablerinden / Allah’tan korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.
ALLAH buyurdu: “İki ilâh edinmeyin! O, ancak tek bir İlâh’tır. Yalnızca Benden korkun!”
Göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsi O’nundur. (Ta Adem’den Muhammed’e kadar) süregelen (ve adı İslâm olan tek) din de O’nundur! O hâlde, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?!
Size ulaşan/sizde olan her nimet Allah’tandır. Sonra, size bir sıkıntı dokunduğu zaman feryatla, yalnız O’na yalvarırsınız.
Sonra sıkıntıyı sizden kaldırdığı zaman, içinizden bir grup derhal Rablerine ortak koşarlar!
Kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük için! Öyleyse bir süre yararlanın bakalım! Yakında bileceksiniz.
Verdiğimiz rızıktan hiçbir şey bilmeyenlere bir pay ayırıyorlar! Allah’a ant olsun, uydurmuş olduğunuz şeylerden sorgulanacaksınız!
VE Allah’a kızlar isnat ediyorlar![1] O; hiçbir kusuru, eksiği olmayandır. Kendilerine canlarının çektiği ha!..
______________________
[1] İhlas 3: “O, baba değildir ve evlât da değildir!”
Oysa, onlardan birine kız çocuğu müjdelendiği zaman, yüzü kapkara kesilir, içi öfkeyle dolarak...
Kendisine müjdelenen şeyin etkisiyle kavminden gizlenir. Onu zillete katlanarak (yanında) tutsun mu, yoksa onu unutsun mu/toprağa gömsün mü?[1] Dikkat edin! Ne kötü hüküm / isâbetsiz karar veriyorlar!
______________________
[1] Toprağa gömsün mü, deyimi öldürsün mü anlamında ele alınmamalı. Bu araplarda bir deyimdir, adeta atasözü gibi bir şeydir?! Hani bizde de vardır: Yerin dibine girseydim, deriz ya hani?! Yüz kızartıcı bir suç işlendiğinde, işleyen insanlardan duymuşuzdur illâ ki?! İşte onun gibi bir şey!
Kötülük vasfı ahirete inanmayanların halidir. En yüce vasıf ise Allah’ındır. O; üstündür, doğru hüküm / isâbetli karar verendir.
EĞER Allah zulümleri sebebiyle insanları (anında ölümlerine hükmederek) cezalandırsaydı, yeryüzünde kıpırdayan hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları[n ecellerini] bir süreye kadar erteler! Ölüm emirleri (ecelleri) geldiği zaman ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.[1]
______________________
[1] Ecel bir şey için belirlenen süredir. Kur’an’da gökler ve yerler için bir ecelden bahsedilirken (Ahkaf 46/3) insanlar için iki ecelden bahsedilir (En’am 6/2). Bunlardan birincisi kişinin vücudunun dayanma süresidir (ecel-i tabii). Doktorlar hastalarına buna göre ömür biçebilirler. İkincisi ise ecel-i müsemma yani Allah tarafından belirlenmiş yaşama süresidir. Bunu ondan başkası bilemez. Bu süre, kişinin vücut sağlığına bakmaz, çok sağlıklı birisi dahi ecel-i müsemması geldiği için ölebilir (Mü’min 40/67). İnsanın ömrü ecel-i müsemmasını geçemez ama bunun altına inebilir (Ra’d 13/38-39, Fatır 35/11). Bu, kişinin kendini Allah yolunda feda etmesi, bir başkası tarafından öldürülmesi veya yaptığı yanlışlarla kendi ömrünü kısaltmasıyla gerçekleşir. Ecelin kısalmasıyla yeni ecel Allah katında yazılır ve kişi buna göre ölür (Al-i İmran 3/145).Yanlış yapan kişi yanlışlarından dönerse ömrünün tekrar uzamasını sağlayabilir. Örneğin, tabii eceli 90 sene olan birinin ecel-i müsemması 80 sene ise, bu kişi en fazla 80 yaşına kadar yaşayabilir. Aynı kişi sağlığını bozarsa, Allah da onun ömrünü kısaltır. Eğer bu kişi sağlığına dikkat eder, tedavi görürse zamanla hastalıklardan arınacağı için ömrü ecel-i müsemmasına kadar uzayabilir ama ecel-i müsemmasını geçemez.Toplumların da eceli vardır (Araf 7/34, Yunus 10/49). Bu ecel de kısalabilir. Kur’an’da bunun örneği Yunus’un (a.s.) kavmidir. Allah, herhangi bir konudaki cezalandırmayı bu sürenin dolmasına kadar ertelediğini bildirir (Ankebut 29/53, Nahl 16/61). Yunus (a.s.), tövbe ederek /dönüş yaparak kendisini düzeltmesiyle hem kendinin hem de kavminin kısalmış olan ecelini geri uzatabilmiş (Enbiya 21/87-88), böylece cezadan kurtulmuştur. Eğer bu süre dolduğu zaman tövbe etseydi tövbesinin bir faydası olmazdı ve cezayı çekerdi (Hud 11/3, İbrahim 14/10, Nahl 16/61).
Kendilerinin hoşlanmadıkları vasıfları Allah’a malediyorlar; kendi dilleri de ‘bütün güzellikler kendilerinin olacak’ diye, yalan söylüyor. Gerçekte ise onlara ateş vardır ve elbette onlar, ateşe sürüleceklerdir.
ALLAH’a ant olsun, senden önceki toplumlara da elçi gönderdik. Şeytan, yaptıkları işleri kendilerine süslü gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlara can yakıcı bir azap vardır.
Biz bu kitabı sana; onların hakkında ihtilâf ettikleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir toplum için bir yol gösterici ve rahmet olsun diye (Orijinalinden / Levh-i Mahfuzdaki Ana Kitabın verilerinden, önce Cebrail’e kodlayarak toptan indirip zamanı gelince de yine Cebrail aracılığıyla senin hafızana parça parça) aktardık / transfer ettik.
ALLAH gökyüzünden bir su indirdi de ölümünden sonra yeryüzünü onunla diriltti. Şüphesiz ki bunda, işiten bir kavim için gerçekten bir ibret vardır.
HAYVANLARDA da sizin için elbette bir ibret vardır. Onların karınlarından size, yarı sindirilmiş gıdalar ile kan arasından çıkan; içimi kolay, halis bir süt[*] içiriyoruz.
_________________________
[*] Yeryüzünde otu süte çeviren bir fabrika var mı?

Hurmalıkların ve üzüm bağlarının meyvelerinden de hem sarhoş eden / aklı baştan alıp uyuşturan bir içki / alkol, hem de güzel bir besin elde edersiniz! Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için gerçekten bir ibret vardır.
Rabbin bal arısına şöyle vahyetti / ilham etti / bal arısını yönlendirdi: “Dağlarda, ağaçlarda ve insanların kurdukları çardaklarda / kovanlarda kendine evler edin!
Sonra her çeşit üründen ye... Rabbinin yollarında boyun eğerek yürü!” Onların (arıların) karınlarından renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz bunda, iyice düşünen bir toplum için gerçekten bir ibret vardır.
VE ALLAH sizi yarattı. Sonra sizi öldürüyor. İçinizden kimi de ömrün en kötü çağına ulaştırılır, ta ki; birazcık bilgiden sonra hiçbir şey bilmez olur! Şüphesiz Allah en iyi bilendir, herşeye gücü yetendir.
ALLAH rızıkta kiminizin kiminize üstün olmasına izin verdi. Üstün olanlar yönettiklerine paylarını vermiyorlar. Oysa onlar rızıkta[1] eşit olmaya çalışsınlar. Yoksa Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?[2]
______________________
[*] Süleyman Ateş Tefsiri ve Diyanet Mealinde tercih edilen ya da sizin beğendiğiniz başka Meallerde verilen manâlara da bakıp karşılaştırma yapabilirsiniz.
[1] Rızık: Boğazdan geçen yiyecek ve içecek maddeleri. Ulusal veya global plânlamada her insan minimum kalori ihtiyacına göre YİYECEK ve İÇECEK SİGORTASI kapsamına alınmalı. Sigorta ücretlerini ise; elinde değişim aracı (para vb.) olmayanlardan belirli bir süre emeklerini satın alarak ödetmeli. Beslenme hakkı, temel insan haklarındandır.
“Bir de ALLAH’ın bazınıza diğerinden fazla verdiği şeyleri (ma FADDALE Allahu bihi ba’dukum ala ba’din) istemeyin / göz dikmeyin. Erkeklere çalışmalarından bir pay, kadınlara da çalışmalarından bir pay vardır."
[2] Nahl 71. ayetine “Hür olanlar, nasıl ki; mal ve imkânlarına kölelerini ortak etmiyorlar, öyleyse; Allah’ın haklarına nasıl olur da ortak olmaya kalkışırlar” anlamını yükleyenler de olmuştur.
Allah size, karşı cinsinizden eşler yarattı. Eşlerinizden de size çocuklar ve torunlar verdi! Sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Öyleyken onlar şimdi batıla inanıp da, Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?
Allah’ı bırakıp da göklerden ve yeryüzünden kendileri için, hiçbir şeyi rızık olarak vermeye sahip olmayan ve buna da asla güç yetiremeyecek şeylere tapıyorlar!
ÖYLEYSE, Allah’a emsaller/benzerler yakıştırmaya kalkışmayın! Şüphesiz Allah bilir, oysa siz bilmezsiniz.
Allah şu kişiyi örnek verdi: Bir şeye gücü yetmeyen başkasının yönetiminde olan esir/köle, tarafımızdan kendisini rızıklandırdığımız o kimse; ondan gizlice ve açıkça infak eder/verir/harcar! Şimdi bunlar hiç eşit olur mu? Övgü Allah’a mahsustur. Ama onların birçoğu bilmez!
Ve Allah şu iki adamı da örnek olarak anlattı: Onlardan birisi dilsizdir hiçbir şey yapmaya güç yetiremez, o sahibine / patronuna bir yüktür! Onu nereye gönderse hiçbir iyilik / hayır getirmez / hayırla ve iyilikle gelmez! Şimdi o kimse adaletle emreden ve dosdoğru bir yol üzerinde olan kimse ile hiç eşit olur mu?
GÖKLERİN ve yeryüzünün gaybı Allah’a aittir. Saatin işi / emri / kopması ise sadece bir göz kırpması gibidir. Veya daha da kısadır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir!
Allah sizi annelerinizin karnından çıkardı, hiçbir şey bilmiyordunuz! Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi. Belki şükredersiniz!
Kuşlara bakmadılar mı? Gök boşluğunda boyun eğdirilmiş! Onlara havada tutunma özelliğini veren Allah’tır. Şüphesiz bunda, düşünen / araştıran bir topluluk için gerçekten birçok dersler vardır.
Allah evlerinizi sizin için bir huzur ve dinlenme yeri kıldı. Hayvanların derilerinden de hem hicret/göç gününüzde, hem de konup yerleştiğiniz günlerde, hafifçe taşıyabileceğiniz barınaklar/evler belirledi. Yünlerinden, yapağılarından ve tüylerinden/kıllarından da bir süreye kadar kullanacağınız giyimlikler-döşemelikler ve geçimlik malı kıldı.
Allah yarattıklarından size gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar / siperler meydana getirdi. (Yarattığı maddeler ile) sizi sıcaktan koruyan giysiler ve harpte sizi (kendi hışmınızdan)[1] koruyacak zırhlar yaptınız. Böylece size üzerinizdeki nimetini tamamlıyor. Umulur ki; teslim olup kurtulursunuz.
______________________
[1] Savaşta insanların birbirlerine indirdiği darbelerden.
FAKAT bundan sonra senden yüz çevirirlerse sana düşen yalnızca açık bir şekilde tebliğdir / duyurmaktır / gerçeklerden haberdar etmektir.
Onlar Allah’ın nimetini bilirler, sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu inkâra sapanlardır.
(YENİDEN DİRİLTİLECEKERİ O GÜN) Her toplumdan (her toplumun içinden) bir şahit çıkardığımız gün, artık inkârcılara izin verilmez. Ve onların özür dilemeleri de istenmez / kabul edilmez.
Zalimler azabı gördükleri zaman, artık onlardan azap hafifletilmez, onlara süre de verilmez.
Ortak koşanlar, ortaklarını gördükleri zaman, dediler ki: “Rabbimiz! Senin yerine yalvarmış olduğumuz ortaklarımız işte bunlardır!” Ama onlar da kendilerine şu sözü söyleyecekler: “Şüphesiz siz yalancılarsınız!”
O gün Allah’a teslim olmuşlardır. Uydurup durdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmişlerdir.
İnkâra sapanlar ve Allah’ın yolundan çevirmiş olanlar var ya, onlara azap üstüne bir azap daha ekledik. Bozgunculuk yaptıklarından dolayı!
(YENİDEN) DİRİLTECEĞİMİZ gün; her toplum için içlerinden kendilerine karşı bir şahit, seni de bunların üzerine şahit olarak getireceğiz! Biz kitabı sana (Levh-i Mahfuz’daki -ilâhî ilim ve takdirin kayıtlı bulunduğu- Ana Kitap’tan) her şeyi açıklayıcı, teslim olanlara yol gösterici, rahmet ve bir müjde olmak üzere indirdik / ikrâm edip (oradan) verileri aktardık / transfer ettik.
GERÇEK ŞU Kİ Allah; adaleti, ihsanı / iyiliği ve akrabaya vermeyi emrediyor! Fuhşu / iğrenç işleri, kötülüğü ve azgınlığı yasaklıyor! Düşünüp de tutasınız diye size öğüt veriyor.
(Allah’ı şahit tutarak) sözleşme yaptığınız zaman, Allah ile olan sözleşmenizi yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın! Çünkü üzerinize Allah’ı kefil tutmuştunuz. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı biliyor.
İpliğini kuvvetlice büktükten sonra bozarak çözen bir kadın gibi olmayın! Yeminlerinizi aranızda bir aldatma aracı yapmayın, bir topluluk diğerinden daha gelişmiştir / kabiliyetlidir diye! Allah bununla sizi[n ne olduğunuz gerçeğini] açığa çıkarıyor. Kıyâmet günü size hakkında ihtilâf ettiğiniz şeyleri mutlaka açıklayacaktır.
Eğer Allah dileseydi (özgür irâdenizi elinizden alır) hepinizi tek bir ümmet / uygarlık / medeniyet / toplum[1] hâline getirirdi. Böylece Biz; (bozgunculuğu / sapıklığı) dileyeni (tercih edip seçeni) sapıklıkta bırakır, (tevhidi, imanı, adaleti) dileyeni (tercih edip seçeni) de doğru yola iletiriz. Yapmış olduğunuz şeylerden mutlaka sorumlu tutulacaksınız.
______________________
[1] Bkz. Yunus 19. ayeti ve dipnotu.
Yeminlerinizi aranızda bir aldatma aracı yapmayın! Yoksa sağlam bastıktan sonra ayak kayar! Allah’ın yolundan alıkoymanız yüzünden kötülüğü tadarsınız ve size büyük bir azap dokunur.
ÖYLEYSE, Allah ile yaptığınız sözleşmeyi/O’na verdiğiniz sözü, geçici bir şey olan (dünyalık) karşılığında değişmeyin!.. Şüphesiz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz!
Sizin yanınızda bulunan tükenir, Allah’ın katında bulunan ise kalıcıdır. Sabredenlerin mükâfatlarını, mutlaka yapmış olduklarının daha güzeli ile vereceğiz.
Erkek ve kadın her kim inanmış / mümin olarak salih amel[1] / insana ve hayata katkı sağlamak amacıyla iyi bir iş / yaptığı işin en iyisini yaparsa onu hoş bir hayatta yaşatırız. Ve elbette onlara mükâfatlarını yapmış olduklarının daha güzeli ile veririz.
______________________
[1] Burada ASIR SURESİ 'ni okuyunuz.
ÖYLEYSE Kur’an okuduğun / okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan[1] hemen Allah’a sığın (Kur’an’a yönel!)
______________________
[1] Yüce Yaratan inanan kişiye, Kur’an okuyacağı yahut onun üzerinde düşüneceği zaman, Kur’an’ın “kovulmuş şeytan” olarak isimlendirdiği varlığın yani, insanın kendi ruhunda; yaratılış esnasında ruhuna hem meleki -iyiliği temsil eden- ve hem de şeytani -kötülüğü temsil eden- özellikler yüklendiğinden dolayı var olan ve yaşadığı çevrede şeytanlaşmış, kötülük timsali insanlar bulunan ve onu ahlâki ilke ve endişelerinden koparıp Allah’tan uzaklaştıran her türlü güç ve taraftarın ayartmalarına, fısıltılarına, vesveselerine karşı, Allah’ın manevi desteğine başvurması, sığınması öğütleniyor.
Gerçek şu ki; onun/şeytanın, inanan ve Rablerine güvenip dayananlar üzerinde, hiçbir gücü yoktur.
Onun gücü / hâkimiyeti sadece kendisini veli / dost edinenleredir. O kimseler ki; (tağutu / şeytanı / şeytanın haramı helâl, helâli haram kılan din adamlarını, cemaat önderlerini) O’na ortak koşarlar!
BİZ bir ayeti başka bir ayetin yeri ile değiştirdiğimizde;[1] -ki Allah ne indireceğini daha iyi bilir- “Sen ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır, onların birçoğu bilmiyor!
______________________
[1] Zebur, Tevrat, İncil içindeki ayetlerin yerine, Kur’an indirilerek önceki kitaplardaki zor hükümler, Kur’an ayetleri ile değiştirilerek kolaylaştırılmıştır. Maalesef geleneksel öğretide, müktesebatta Nasuh-Mensuh meselesine çok farklı bir yorum getirerek Ayetlerin bir başka Ayet ile neshedildiğinden ve daha da ileri giderek Hadislerin Ayetleri neshettiğine kadar götürmüşlerdir ve büyük bir iftirada bulunmuşlardır. Oysa Allah (en doğrusunu yine kendisi bilir) diğer Kitapların bazı hükümlerini Kur'an ile değiştirdiğine vurgu yapmaktadır.
De ki: “Onu, Ruhü’l-Kudüs (Cebrail), Rabbinden gerçek ile indirdi; inananları sağlamlaştırmak, teslim olanlara bir yol gösterici ve bir müjde olmak üzere.”
Şüphesiz, Biz biliyoruz ki onlar: “Kur’an’ı ona ancak bir beşer[1] / insan öğretiyor” diyorlar. Doğrudan saparak yöneldikleri o kişinin dili yabancıdır. Bu ise, apaçık Arapça (anladıkları) bir lisandır.
______________________
[1] Kur’an’da yer alan “Beşer” ve “İnsan” kavramları her ne kadar eş anlamlı gibi görünseler de ilgili ayetler incelendiğinde farklı bağlamlarda kullanıldıkları göze çarpar. Kavramlar arasındaki ortak nokta ise ikisinin de aynı varlığı ifade etmeleridir.
Rabbimiz, “kurumuş, yıllanıp kokuşmuş kara balçıktan” yarattığını ifade ettiği Adem için birbirini takip eden ayetlerde hem “insan” hem de “beşer” kavramlarını kullanıyor. Bu da Adem’in ve onun türünün yaratılış itibariyle bu iki vasfı taşıdığını gösterir. Bu vasıflar arasındaki farkın ne olduğunu da ilgili diğer ayetlerden öğreniyoruz.
a) Beşer
Kur’an, insan türüyle ilgili fizyolojik yapısı bağlamında bir şey söyleyeceği zaman “beşer” kavramını kullanmaktadır. Örneğin Yusuf’un (a.s) güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlar onun bir “beşer” olamayacağını söylüyorlardı. (12/31) İnsanüstü bir varlık olduğuna gönderme yapıyorlardı da diyebiliriz.
Allah’ın elçileri de gönderildikleri toplumlarda “yeme-içme” gibi fizyolojik bazı özelliklerinden dolayı dışlanmışlardır. Zira toplumlar kendileri gibi etten kemikten bir beşer değil, bir melek talep ediyorlardı. İlgili bazı ayetler (23/33-34), (17/95-96).
Ölümlü bir varlık olarak yaratılmış olmamız da biyolojik yapımızla ilişkilidir. Rabbimiz bu gerçeği ifade ederken “beşer” kavramını kullanmaktadır (21/34).
b) İnsan
“İnsan” kavramının geçtiği ayetlerde insan türünün sosyal bir varlık olması özelliğinden bahsedilmektedir. Mesela, Rabbimiz insana öğrettiği şeylerden bahsederken bu kavramı kullanmaktadır (96/5), (55/3-4).
İnsanın özgür iradesiyle ortaya koyduğu davranışlarla ilgili de bu kavram kullanılır (103/2-3), (96/6-7).
Ayetlerde “sorumluluk ve imtihan” söz konusu olduğunda yine “insan” kavramı devreye girmektedir (33/72), (76/2).
İnsanın ahiretteki durumuyla ilgili ayetlerde de bu kavram kullanılır (79/34-35), (75/10), (89/23).
Sonuç olarak, ayetlerde “beşer” kavramı, insanın etten kemikten bir varlık olması bağlamında kullanılırken; “insan” kavramı irade ve sorumluluk sahibi sosyal bir varlık olması bağlamında karşımıza çıkmaktadır. Fakat başta ifade ettiğimiz gibi beşer de insan da farklı iki varlığın değil; aynı varlığın iki ayrı vasfıdır / özelliğidir.
Allah’ın ayetlerine inanmayan kişileri elbette Allah, doğru yola ulaştırmaz / iletmez. Onlara can yakıcı bir azap vardır.
Yalanı/iftirayı, yalnızca Allah’ın ayetlerine inanmayan kişiler uydurur. İşte asıl yalancılar/iftiracılar onların kendileridirler.
KİM İNANDIKTAN SONRA Allah’ı inkâr ederse; -kalbi imanla yatışmış olduğu hâlde zorlanan kimse hariç- kim inkâra göğsünü açarsa (inkârı tercih ederse) Allah’tan bir gazap işte onların üzerinedir. Onlar için büyük bir azap vardır.
Bu, onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerindendir. Ve şüphesiz Allah da, inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez.
İşte bunlar, (hak ettikleri için) Allah’ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini[n işlevini doğru kullanmayanlara önem vermeyip] değersiz saydığı kimselerdir. İşte gafiller onlardır.
Sonra gerçekten Rabbin sıkıntı ve işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin ardından; cihat eden ve sabredenlerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra onları, elbette çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
O GÜN herkes gelir, kendi nefsini kurtarmak için uğraşır. Herkese yaptıklarının tam karşılığı verilir. Onlara asla haksızlık edilmez.
ALLAH şöyle bir kenti örnek verdi: Güvenli, huzurlu. Rızıkları her yerden onlara bol bol geliyordu. Fakat, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bunun üzerine Allah o kentin halkına açlık ve korku elbisesini giydirdi/tattırdı, yaptıklarından dolayı!
Ant olsun, onlara kendilerinden bir elçi geldi ama onu yalanladılar. Böylece, onlar zulümlerine devam ederlerken, azap kendilerini yakalayıverdi.
BUNUN içindir ki, Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve meşru olarak yiyin / payınızı alın. Allah’ın nimetine şükredin. Eğer yalnızca O’na ibadet / kulluk ediyorsanız?!
O size ancak; ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adına kesilenleri haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa (yiyecek bir şey bulamayıp kendisini gerçekten ölecek kadar aç hissederse) saldırmadan ve sınırı aşmadan (ayakta kalacak şekilde az miktarda) yiyebilir. Şüphe yok ki Allah; bağışlayandır, esirgeyendir!
Dillerinizin yalan yere nitelemesinden dolayı, “Şu helaldir, şu haramdır” demeyin. O zaman, Allah’a karşı iftira atmış olursunuz. Şüphesiz ki, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa ulaşamazlar / eremezler.
Bu (dünya hayatı) birazcık geçinmedir / menfaatlenmedir ve sonra onlar için acıklı bir azap vardır.
SANA (haram olarak) anlattıklarımızı bundan önce Yahudi mezhebi bağlılarına da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
______________________
YAHUDİLİK ~ Musa as.'ın arkasından gidenlerin dini değil, gitmeyenlerin dinidir.
HRİSTİYANLIK ~ İsa as.'ın arkasından gidenlerin dini değil, gitmeyenlerin dinidir.
SÜNNİLİK-ŞİİLİK ~ Muhammed as.'ın arkasından gidenlerin inancı değil, İslam adına sonraları oluşturulan bir inançtır. Allah'a ve Rasûlüne rağmen oluşturulmuş ve gerçekte onların DİNİ / YAŞAM BİÇİMİ olmuştur.
Sonra gerçekten Rabbin; bir cehalet sonucu kötülük işleyip sonra bunun ardından tövbe edip ve durumlarını düzeltenleri takdir eder.[1] Şüphesiz ki Rabbin; bundan sonra elbette bağışlayandır, esirgeyendir.
______________________
[1] Onların yanında ve onların lehine hüküm verir.
GERÇEK ŞU Kİ, İbrahim (Allah’ı) tek ilâh kabul ederek; gönülden Allah’a boyun eğen (fikir ve sistem açısından) bir ümmetti / toplumdu / uygarlıktı / medeniyetti.[1] Ve asla Allah’a ortak koşanlardan değildi!
______________________
[1] İbrahim tek başına (fikir ve sistem açısından) bir ümmetti / milletti / uygarlıktı. Hem düşünce olarak, hem de gerçekten uygarlığın / millet olmanın temellerini atan birisi olarak?!
Sonra da sana vahyettik: “Allah’ı hanif (yanlışlardan uzaklaşıp dosdoğru) olarak İbrahim’in milletine / yoluna tabi ol / uy / uygarlığını devam ettir! O, müşriklerden / ortak koşanlardan değildi / olmadı!”
Cumartesi ancak onda ayrılığa düşen kimselere farz kılındı. Elbette Rabbin kıyamet günü aralarında, ayrılığa düştükleri şey hakkında hükmünü verecektir.
(BÜTÜN İNSANLIĞI) Rabbinin yoluna; hikmet ile / akıl ve bilim ışığında ve güzel öğüt ile davet et / çağır! Ve onlarla mücadeleni en güzel şekilde (bilimsel değerlerle, verilerle) yürüt![1] Elbette Rabbin; kendi yolundan sapan kimseleri en iyi bilendir, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.
______________________
[1] Akla ve bilime dayanan, en inandırıcı yöntemlerle yürüt!
(Ey müminler!) Eğer (size zulüm/hainlik edenlere) ceza verecekseniz, ancak size yapılanın misli/dengi/aynısı ile karşılık verin. Eğer sabrederseniz (af yolunu tutarsanız), elbette ki bu sabredenler için daha hayırlıdır/iyidir.
Sabret! Senin sabrın, ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlar için üzülme. Kurdukları tuzaklardan dolayı da kaygı duyma!
Şüphesiz ki Allah korunup sakınanlarla beraberdir. Ve onlar ki, iyilik edenlerdir.
ALLAH’ın emri geldi.[1] Artık onu acele istemeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir!
______________________
[1] Son hüküm / karar verme günü yaklaşmıştır. Geldi bil!
DOĞRU YOLU beyân etmek / açıklamak Allah’a aittir,[1] açıklanan yoldan ayrılıp sapan da var. Oysa Allah dileseydi (size özgürlük tanımayıp);[2] elbette hepinizi zorunlu olarak doğru yola iletirdi.
______________________
[1] Bkz. En’am 153-157.
[2] Ancak O, seçme özgürlüğünü bir yasa olarak koymuştur.
Yeryüzünde sizin için üretip yaratarak çoğaltıp yayan[*] rengârenk şeyler! Şüphesiz bunda hatırlamaya çalışan bir kavim için gerçekten bir ibret vardır.
______________________
[*] Zerae Kelimesi: Müşterek kelimelerdendir. Herhangi bir ziraat ürünü gibi, ekilip yayarak çoğaltmak anlamını da içerir. Yalnızca yarattı anlamını vermek doğru değildir, diye düşünüyoruz.
Onlar ölüdürler, diri değildirler. Ve ne zaman dirileceklerini de bilemezler![1]
______________________
[1] Yatırlara ve türbelere kutsallık atfedip; onlardan / oralardan medet / yardım umanlar şunu bilmelidirler: Kabirde yatanlar kendilerini işitmezler, yardım da edemezler. Onları aracı kılarak bir şeyler istemek te şirktir?! Yardım, medet yalnız Allah’tan umulur. Onların kendilerine bile yardımı / faydaları yoktur / olamaz?!
KORUNUP SAKINAN kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde; “İyilik” dediler. O kimseler ki; bu dünyada (kimseye zarar vermeden) güzelce yaşadılar, işte onlar için mükafatın en güzeli vardır. Ve ahiret yurdu daha hayırlıdır. Ve ne güzeldir korunup sakınanların yurdu!
ALLAH’a ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah dileseydi ne biz ve ne de atalarımız, O’nun dışında hiçbir şeye tapmazdık. Hiçbir şeyi O’nsuz haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de işte böyle davranmıştı. Elçilere düşen görev sadece açıkça duyurmak değil midir?
Ant olsun, Biz her ümmet / uygarlık / medeniyet / topluluk için: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan[1] (dini kendi çıkarları için kullanan kim olursa olsun onlardan) kaçının” diye uyaran (görevli) bir rasûl / elçi gönderdik.[2] Böylelikle Allah onlardan kimini (doğru yolda gitmek isteyenleri) doğru yola iletti, onlardan kimine (dalâleti / sapıklığı tercih edenlerin) de dalâlet / kendi sapıklıkları üzere kalmaları hak oldu.[3] Şimdi yeryüzünde gezin / seyahat edin de yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün![4]
_____________________
[1] Tağut, haddini aşmakta ileri giden insan ve cin şeytanlarıdır. Biz daha çok kendi çıkarları için insanları sömüren, kullanan ve kendilerine kul köle edinen din adamları, cemaat liderleri olarak bugün tanımlıyoruz. (En doğrusunu Allah bilir). Elbette bununla birlikte yeryüzünde otoriteyi Allah’a değil de kendilerinde görenler (Firavun gibiler) için de verdiğimiz yerler oldu. Bu vb. kişiler, yoldan çıkmakla kalmaz ayetleri ya yok sayarak ya da anlamlarını bozarak başkalarının da haddini aşmasına ve yoldan çıkmasına sebep olurlar (Bakara 2/256, 257, Nisa 4/51,60,76; Maide 5/60, Zümer 39/17).
[2] Yunus 10/47.
[3] A’raf 7/30.
BİZ senden önceki çağlarda kendilerine vahyettiğimiz başka adamları da gönderdik. Eğer bilmiyor iseniz daha önce kitap verilenlere / zikir ehline sorun:[1]
______________________
[1] “Zikir ehli” o gün için ehl-i kitabın alimleri idi. Yani önceki kitap ve suhuflardan olan Tevrat, Zebur ve İncil’i bilenler kastediliyor olabilirdi. Ancak bugün ise; Kur’an’a bakın, araştırın veya bugün Kur’an’ı iyi bilenlere sorun, olarak ta anlayabiliriz. Çünkü Kur’an’da tüm bilgiler mevcuttur. (O an için yani bu ayet geldiğinde Kur’an’ın hepsi inmemişti).
Apaçık delilleri ve yazılı belgeleri!.. Sana da Zikri / Kur’an’ı[1] (Katımızdaki Ana Kitap’tan Cebrail aracılığıyla) aktardık / indirdik / transfer ettik ki; kendilerine indirileni / aktarılanı / transfer edileni insanlara beyân[2] edesin / enine boyuna detaylıca açıklayasın! Umulur ki, iyice düşünürler.
______________________
[1] “Bu Kur’an’ı indirdik!” Gerçek Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’an hepsi zikirden olduğu gibi bugün Kur’an’ın içinde Rabbimizin aktardığı kadarıyla bozulmamış olan çok az bir kısmı bize kadar gelmiştir, bunun dışındakilere güvenemeyiz.
[2] Beyan Kelimesinin Detaylı Açıklaması;
“Beyan” kelimesi Arapça kökenli olup, ب-ي-ن (B-Y-N) kökünden türemiştir. Bu kök, açıklık, netlik, ortaya koyma, ayrılma gibi anlamlara gelir.
Kur’an’da beyyinat (بَيِّنَات) kelimesi “açık deliller”, mübin (مُبِين) ise “apaçık olan, açıklayıcı” anlamında kullanılmıştır.
Kur’an’da beyan kelimesi, hakikati ortaya koyma ve açıklık anlamında kullanılır. Mesela:
Beyyinat (بَيِّنَات) kelimesi “apaçık deliller”,
Mübeyyin (مُبَيِّن) “açıklayan”,
Mübin (مُبِين) “apaçık” anlamlarında Kur’an’da geçmektedir.
“Beyan” kelimesinin çeşitli anlamları şunlardır:
Açıklık ve Netlik:
Hakikati gizlemeyerek net bir şekilde ortaya koymak anlamına gelir. Kur’an’da 52 defa geçen beyyinât kelimesi, “açık deliller” anlamına gelir.
Ayrılma ve Farklılaşma:
Tebeyyün (تبين) kelimesi, ortaya çıkmak, ayırt edilmek anlamına gelir.
Örneğin Bakara 2/256 ayetinde “hak ile batılın tebeyyün etmesi” ifadesi, hakikatin netleşmesini, iyinin kötüden ayrılmasını ifade eder.
Delil ve Açıklama:
“Beyan”, bilginin veya gerçeğin ortaya konulması anlamında kullanılır. Kur’an’da geçen mübeyyin kelimesi “açıklayan”, mübin kelimesi “apaçık olan” anlamına gelir.
Hitabet ve Konuşma Yeteneği:
Fesahat ve belagat anlamında da kullanılır. Rahman Suresi 4. ayette “Beyan öğretti” ifadesi, insana düşüncelerini açık bir şekilde ifade etme yeteneğinin verilmesini ifade eder.
Tebliğ ve Bildirim:
“Beyan”, bir gerçeği insanlara bildirme, tebliğ etme anlamında da kullanılır.
Kur’an’da beyan kelimesi farklı türevleriyle birçok ayette geçmektedir:
Rahman Suresi 4. ayet: “Ona beyanı öğretti” (Beyan burada konuşma ve ifade yeteneği anlamında).
Al-i İmran 138. ayet: “Bu, insanlar için bir beyan ve sakınanlar için bir öğüttür.” (Beyan burada açıklık, kılavuzluk anlamında).
Bakara 256. ayet: “Hak, batıldan tebeyyün etmiştir.” (Hak ile batılın ayrılması, netleşmesi anlamında).
Beyan kelimesi açıklık, netlik, ortaya koyma, delil sunma, konuşma yeteneği ve hakikatin belirginleşmesi gibi anlamları içerir. Kur’an’da hakikatin açıklanması ve tebliği bağlamında önemli bir kavramdır. Dolayısıyla bu Ayetin işaretinden yola çıkılarak denilebilir ki; Allah Rasûlü Muhammad sav. Kur’an’ı yine Kur’an Ayetleri ile TOPLUMUN ANLAYACAĞI ŞEKİLDE ÇOK DETAYLI BİR ŞEKİLDE AÇIKLAYARAK ANLATMIŞTIR! Onun için Muhammed sav.’e dünyada Kur’an’dan başka TEK BİR KELİME KONUŞMAMIŞTIR demek büyük saygısızlıktır. Lâkin ona atfedilen pek çok rivayetlerin uydurma olduğunu yine bizler Kur’an ile farkına varıp ortaya koyabilmekteyiz. Yine aynı zamanda RİVAYETLER yani HADİSLER kesinlikle Kur’an’a rağmen DELİLDEN değildir. Kur’an’a HÜKÜMDE ortaktan kabul edilemez, hele Hadislere de VAHİY gözüyle bakılamaz, bu resmen şirktir ve küfürdür. Genel ve Tarihi KÜLTÜR olarak değerlendirilerek yararlanılabilir kaynaklardır, o kadar?!