Kur'an'ın Keşif Atlası

Ahzab 1

EY NEBİ! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere (gerçekleri görüp bildikleri hâlde kabul etmeyenlere) ve münafıklara (senden birtakım çıkarlarından dolayı Allah’a teslim olmuş -müslüman- gibi görünenlere) itaat etme / boyun eğme / onları dikkate alma! Şüphesiz Allah; bilen ve doğru hüküm / isâbetli karar verendir.

_____________________
KUR’AN’IN HER BİR AYETİ DİREKT NEBİ SAV. ‘İ MUHATAP ALDIĞI GİBİ AYNI ZAMANDA TA KIYÂMETE KADAR GELİP GEÇECEK (YAŞAYACAK) OLAN MÜSLÜMANLARI VE TÜM İNSANLARI MUHATAP ALIR?!

O hâlde Nebi Muhammed sav.’e tabi olan bir Müslümanın: Ne bir kâfire ve ne bir münafığa uyduğunu, boyun eğdiğini ve onları dikkate aldığını göremezsin; görüyorsan ondan müslüman özelliği düşmüş o da onlar gibi olmuş olur, biline.
 
Allah’ın adıyla;
 
Ahzab 1
 
EY NEBİ! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere (gerçekleri görüp bildikleri hâlde kabul etmeyenlere) ve münafıklara (senden birtakım çıkarlarından dolayı Allah’a teslim olmuş -müslüman- gibi görünenlere) itaat etme / boyun eğme / onları dikkate alma! Şüphesiz Allah; bilen ve doğru hüküm / isâbetli karar verendir.
 
Bağlantılı Ayetler: 10/15 17/73 17/75
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-1/
 
Ahzab 2
 
Sen Rabbinden sana vahyolunana tabi ol / boyun eğ / dikkate al! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
 
Bağlantılı Ayetler: 6/106 10/109
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-2/
 
Ahzab 3
 
Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.
 
Bağlantılı Ayetler: 4/81 33/48
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-3/

Ahzab 2

Sen Rabbinden sana vahyolunana tabi ol / boyun eğ / dikkate al! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Ahzab 3

Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.[*]

_________________________
[*] Bu ifade, insanın hayat karşısındaki duruşunu tanımlar. Kime güveneceğini, yükünü kime emanet edeceğini ve korku ile teslimiyet arasındaki çizgiyi öğretir. Ayet, sadece iman cümlesi değil; bir hayat stratejisidir.

İnsan, fıtratı gereği güvenecek bir “vekil” arar:
Paraya, makama, insanlara, sisteme, güce…

Fakat bunların tamamı sınırlı, geçici ve yanılabilir varlıklardır. Ayetin gelişi, bu geçici vekillerin yerine mutlak güvenilir olanı koymak içindir: Allah’ı.

“Tevekkül et” emri:
→ Sebepleri terk et demek değildir.
→ Tedbiri bırak demek değildir.
→ Akıl ve emeği iptal et demek değildir.

Anlamı şudur:
Elinden geleni yap, doğruyu seç, ahlakını koru; sonucu Allah’a bırak.

“Vekil olarak Allah yeter” ifadesi ise:
İnsanın işlerini asıl yöneten, dengeleyen ve adaletle sonuçlandıran merciin Allah olduğunu bildirir.

1. PSİKOLOJİK BOYUT

Bu ayetin insan ruhuna verdiği mesaj:

“Her şey senin kontrolünde olmak zorunda değil.”

Bu şu sonuçları doğurur:

– Kaygı azalır.
– Kontrol takıntısı çözülür.
– İnsan, sonucu putlaştırmaktan kurtulur.
– Başarısızlık yıkıcı olmaz, ders olur.

Çünkü kişi şunu bilir:
Ben sorumluluğumu yaptım; hüküm artık Allah’ındır.

Bu bilinç:
– Depresyonu besleyen “her şey benim omzumda” duygusunu kırar.
– İnsanları ilahlaştırma eğilimini törpüler.
– Güçlü karşısında ezilmeyi, zayıf karşısında kibri engeller.

Tevekkül eden insan:
Pasif değil, iç huzuru olan aktif bir insandır.

2. TOPLUMSAL BOYUT

Toplumlar da vekil arar:
Devlet, lider, para, ordu, teknoloji…

Bu ayetin topluma verdiği mesaj şudur:

Hiçbir güç mutlak değildir.
Hiçbir düzen sonsuz değildir.
Hiçbir otorite Allah’ın yerine geçemez.

Bu bilinç:

– Kul kültünü: 1. İbâdet, tapma, tapınma. 2. Mânevî ve rûhânî kabul edilen kimselere veya mezarlarına gösterilen saygı: “Atalar kültü.” “Mezar kültü.” “Evliyâ kültü.” bütün bunları engeller.
– Lideri tanrılaştırmayı bitirir.
– Adalet talebini diri tutar.
– Zalim karşısında korkuyu azaltır.

Tevekkül sahibi toplum:
Kaderci değil; ahlaki sorumluluğu olan toplumdur.

Çünkü bilir ki:
Yanlışa ortak olmak tevekkül değildir, ihanettir.
Sessizlik teslimiyet değil, zulme razı olmaktır.

3. TEVEKKÜL – TEMBELLİK FARKI

En kritik ayrım buradadır:

Tevekkül:
Elinden geleni yapıp sonucu Allah’a bırakmaktır.

Tembellik:
Hiçbir şey yapmayıp sonucu Allah’a yıkmaktır.

Örnek:
Çalışmadan “Allah rızık verir” demek → tembelliktir.
Çalışıp “Rızkı veren Allah’tır” demek → tevekküldür.

Tedbir almadan “Allah korur” demek → sorumsuzluktur.
Tedbir alıp “Koruyan Allah’tır” demek → imandır.

Yani tevekkül:
Sebebi reddetmek değil, sebebi putlaştırmamaktır.

SONUÇ

Ahzâb 3’teki bu mesajın özü şudur:
~ Güvenini insana değil, Allah’a bağla.
~ Sebebe sarıl ama sonucu ilahlaştırma.
~ Korkuya değil, teslimiyete yaslan.

Bu anlayış:
– Psikolojik olarak huzur verir.
– Toplumsal olarak özgürleştirir.
– Ahlaki olarak sorumluluk yükler.

Kişi artık şunu bilir:
~ Ben doğruyu yaparım, vekilim Allah’tır.
~ Ben çalışırım, sonucu Allah belirler.
~ Ben adaletten şaşmam, hüküm Allah’ındır.

Bu;
~ kadercilik değil bilinç,
~ boşvermişlik değil irade,
~ kaçış değil dirençtir.

ŞİMDİ DE;

✔ Günlük hayattan örneklerle,
✔ Günümüz insanının kaygılarıyla,
✔ Kur’an’daki diğer tevekkül ayetleriyle bağlantılı olarak meseleyi ele aldığımızda ise şöyle açılımlar yapabiliriz.

Bu ilke, soyut bir iman cümlesi değil; hayatın her alanına uygulanabilen pratik bir ölçüdür. İnsanın iş yapma tarzını, kaygı yönetimini ve güç karşısındaki duruşunu şekillendirir.

I. GÜNLÜK HAYAT ÖRNEKLERİ

1. Geçim ve İş Hayatı

Yanlış anlayış:
“Allah rızık verir, çalışmasam da olur.”

Doğru tevekkül:
“Ben çalışırım, üretirim, dürüst olurum; sonucu Allah’a bırakırım.”

Burada ayet şunu öğretir:
Rızkın kaynağı Allah’tır ama yolu emektir.
Emek terk edilirse tevekkül değil, sorumluluk terk edilmiş olur.

2. Hastalık ve Sağlık

Yanlış tutum:
“Allah şifa verir” deyip tedaviye gitmemek.

Doğru tevekkül:
Doktora gitmek, ilacı almak, tedbiri almak;
sonuç için Allah’a güvenmek.

Mesaj nettir:
Sebep = görevindir.
Sonuç = Allah’ın takdiridir.

3. Korku ve Gelecek Kaygısı

İnsan şöyle düşünür:
“Ya işim bozulursa, ya insanlar beni yarı yolda bırakırsa, ya sistem çökerse…”

Ayetin cevabı şudur:
Vekilin insanlar değil, Allah’tır.

Bu bilinç:
– Aşırı korkuyu törpüler.
– İnsanlara kör bağımlılığı bitirir.
– “Her şey yıkılırsa ben de biterim” psikolojisini çözer.

4. Adalet ve Haksızlık Karşısında

Bir insan haksızlığa uğradığında şunu düşünür:
“Gücüm yetmez, kimse arkamda durmaz.”

Tevekkül anlayışı şunu der:
Arkamda insanlar olmasa bile, Allah vardır.

Bu, insanı:
– Zulme razı olmaktan kurtarır.
– Suskunluğun yerine ahlaki duruş koyar.
– “Kimse yok” duygusunu “Allah var” bilinciyle değiştirir.

II. KUR’AN İÇİ BAĞLANTILAR

Ahzâb 3’teki mesaj, Kur’an’ın bütününe yayılmış bir ana ilkedir. Farklı ayetlerde aynı öz şu şekillerde ifade edilir:

1. “Kim Allah’a tevekkül ederse O ona yeter.” (Talâk 3)

Bu ayet, Ahzâb 3’ün bireysel düzeydeki açıklamasıdır.
Yani:
Allah’ı vekil edinen insan, sahipsiz değildir.

2. “Kararını verdiğinde artık Allah’a tevekkül et.” (Âl-i İmrân 159)

Burada önemli bir denge vardır:
Önce akıl – istişare – karar,
sonra tevekkül.

Bu da şunu gösterir:
Tevekkül, kararın yerine geçmez;
karardan sonra devreye girer.

3. “Müminler yalnız Allah’a tevekkül eder.” (İbrahim 11)

Bu ifade, tevekkülün bir iman göstergesi olduğunu öğretir.
Yani güven kaynağı değişince, insanın iç dünyası da değişir.

4. “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân 173)

Bu söz, baskı ve korku anında söylenmiştir.
Yani tevekkül, rahat zamanların değil;
zor zamanların tutumudur.

SONUÇ

Ahzâb 3’teki “Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter” ilkesi:

Günlük hayatta:
– Çalışmayı öğretir ama kibri kırar.
– Tedbiri emreder ama korkuyu azaltır.
– Sorumluluğu yükler ama yükü tek başına taşıtmaz.

Kur’an bütününde:
– İmanın pratiğe dönüşmüş halidir.
– Kadercilik değil bilinçtir.
– Kaçış değil, ahlaki duruştur.

Özetle:
Tevekkül = Sebebe sarıl + Allah’a güven.
Tembellik = Sebebi bırak + sonucu Allah’a yükle.

Ve ayetin özü şudur:
İnsan elinden geleni yapar.
Sonucu ilahlaştırmaz.
Vekil olarak Allah’ı yeterli görür.

Bu;
ruhu rahatlatır,
toplumu özgürleştirir,
insanı dik tutar.

Şimdi Ahzâb 3’teki
“Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter” ilkesini üç başlık altında birlikte derinleştirelim:

  1. Gençlerin kaygıları açısından,
  2. Modern insanın kontrol takıntısı açısından,
  3. Tevekkül – kader farkı açısından.

Bu ayet, yalnızca bir inanç cümlesi değil; insanın gelecek tasavvurunu, korkularını ve iradesini eğiten bir ölçüdür. Özellikle günümüz insanının “her şeyi garantiye alma” saplantısına karşı güçlü bir denge öğretir.

I. GENÇLERİN KAYGILARI AÇISINDAN

1. İş ve Gelecek Kaygısı

Genç insan şöyle düşünür:
“Ya iş bulamazsam?”
“Ya emeklerim boşa giderse?”
“Ya torpilim yoksa?”

Ayetin cevabı şudur:
Vekilin insanlar değil, Allah’tır.

Bu şu anlama gelir:
– Sen çalışmakla sorumlusun.
– Sonucu mutlak kontrol etmekle sorumlu değilsin.

Bu bilinç:
– Umutsuzluğu azaltır.
– Rekabeti düşmanlığa dönüştürmez.
– Başarıyı putlaştırmaz.

Genç, şunu öğrenir:
Ben doğruyu yaparım, sonucu Allah belirler.

2. Evlilik ve Hayat Kurma Kaygısı

“Doğru insanı bulamazsam?”
“Ya yalnız kalırsam?”
“Ya yanlış karar verirsem?”

Tevekkül şunu öğretir:
Evlilikte de sebep vardır: tanımak, araştırmak, istişare etmek.
Ama kalplerin uyumunu yaratan Allah’tır.

Burada denge şudur:
Ne kör kadercilik,
ne de “her şeyi ben kuracağım” kibri.

Sonuç:
İnsan tedbir alır, Allah takdir eder.

II. MODERN İNSANIN KONTROL TAKINTISI AÇISINDAN

Modern çağın temel hastalığı şudur:
Her şeyi ölçmek, her şeyi garantiye almak, her şeyi kontrol etmek.

İnsan şöyle yaşar:
– Sigortasız korkar.
– Plan bozulunca çöker.
– Belirsizlikte panikler.

Ayet bu psikolojiye şunu söyler:
Sen tanrı değilsin.
Her şeyi yönetmek zorunda değilsin.

Bu anlayış:
– Aşırı kontrolü bırakmayı öğretir.
– İnsanları mutlak güven kaynağı olmaktan indirir.
– Hayatı putlaştırmayı engeller.

Tevekkül, burada bir “gevşeme” değil;
ruhun nefes almasıdır.

Çünkü kişi bilir:
Plan yaparım ama planın ilahı olmam.
Çalışırım ama sonucu ben yaratmam.

III. TEVEKKÜL – KADER FARKI

En çok karışan nokta burasıdır.

Kader-Takdir:

Olayların Allah’ın bilgisi ve yasaları içinde gerçekleşmesidir.

Tevekkül:

İnsanın, kendi iradesini kullanıp Allah’a güvenmesidir.

Yani:
Kader = İlahi düzen
Tevekkül = İnsani tutum

Yanlış anlayış (kadercilik):

“Ne yaparsam yapayım değişmez.”
“Allah böyle yazmış.”

Bu anlayış:
– Sorumluluğu siler.
– Günahı meşrulaştırır.
– Tembelliği kutsar.

Doğru anlayış (tevekkül):

“Ben doğruyu yaparım, sonucu Allah’a bırakırım.”

Bu anlayış:
– Sorumluluk doğurur.
– Ahlakı diri tutar.
– İnsanı edilgen değil, bilinçli yapar.

Tevekkül, kaderi bahane etmek değil;
kaderin içinde irade kullanmaktır.

SONUÇ

Ahzâb 3’teki bu ilke:

Genç için:
Gelecek korkusunu umutla dengeler.

Modern insan için:
Kontrol takıntısını teslimiyetle yumuşatır.

İman açısından:
Kaderi bahane olmaktan çıkarır, ahlaki sorumluluk haline getirir.

Özetle ayetin verdiği bütüncül mesaj şudur:
Çalış → Ama kibirlenme.
Tedbir al → Ama korkuya teslim olma.
Plan yap → Ama planı ilahlaştırma.
Doğruyu seç → Sonucu Allah’a bırak.

Bu anlayış:
kaçış değil direniştir,
boşvermişlik değil bilinçtir,
zayıflık değil ruhsal güçtür.

Ahzab 4

ALLAH (iki ayakları üzere duran) hiç kimsenin[*] içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhar[**] yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlâtlıklarınızı da öz çocuklarınız kılmamıştır. Bu sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekle ilgisi olmayan iddialarınızdan olan) sözlerinizdir. Allah gerçeği söyler ve doğru yolu gösterir.

______________________
[*]  ‘liraculin’ kelimesinin karşılığı burada adam / adamlar değil, iki ayakları üzere duran kimse anlamında gelmiştir, diye düşünüyoruz. Aynı zamanda rical olarak gelmesi, ikinci kalbini (yani eşini) bulması, bir kişi tek başına mutlu olamaz, illa ki farklı bir kalbe / kimseye ihtiyaç duyar, şeklinde de ele alınabilir.

[**]  Kur’an Muhammed as. gönderilmeden ve Nebi olarak Muhammed as. seçilmeden önce, yani; Cahiliye Döneminde erkekler hanımlarına öfkelendiği vakit: “Sen artık benim annem gibisin” derlerdi. Anneleri eş edinmek HARAM / YASAK olduğu için; “Sen de bana artık haramsın / yasaksın” demek isterlerdi. Bu tür sözler söyleyene ZIHAR yaptı denilirdi.

Ahzab 5

Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ahzab 6

Nebi, müminler üzerinde kendi nefislerinden daha ileri bir önceliğe sahiptir. Onun Eşi ve himayesi, sorumluluğu altında bulunan kadınlar, müminler bakımından anne hükmündedir. Akrabalık bağı bulunan kimseler, Allah’ın Kitabı uyarınca miras konusunda birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha önceliklidir. Bununla birlikte, dostlara iyilik yolu açıktır. Bu hüküm Kitap’ta kayıt altına alınmıştır.[*]

_______________________
[*] Bu ayet, Peygamberimizin sav. müminlerle olan ilişkisini yalnızca bireysel bir bağlılık olarak değil, toplumsal düzeni kuran bir sorumluluk ilişkisi olarak tanımlar. “Nebi, müminler üzerinde kendi nefislerinden daha ileri bir önceliğe sahiptir” ifadesi, onun rehberlik ve yönetme konumunun şahsi çıkarların üstünde olduğunu bildirir. Bu öncelik, sevgi temelli bir bağlılıktan öte, ümmetin yararı için omuzlanan kurumsal bir görev anlamı taşır.

Kur’an’ın onaylamadığı; yüzyıllar sonra uydurulmuş Hadislerle, Peygamberimizin Hayatı diye iftiralarla dolu hikâyelerle ve yine Emevi, Abbasi Kökenli (imzalı) Münafık Ulemâ YÖNETİMİN isteği üzere: İslâm Tarihi ile Ümmet ve İnsanlık Peygambere düşman edilmiştir: 9 YAŞINDAKİ AYŞE İLE GERDEĞE GİRDİ, diyerek/dedirterek?!

Hem de Ayşe Validemizin ağzından söylettirerek: Muhammed ile 6 yaşında sözlendik, 9 yaşımda nikâhlandık, gerdeğe girdik şeklinde.

Ayşe Validemiz BİR FAKİHE: Allah’ın ayetlerine AYKIRI,Ş davranır, ÇELİŞKİLİ söz söyler mi?!

Kızlar rüştüne, ergenlik çağına ulaşınca diye Allah hükmü ortada iken?!

Yani kız cocukları: KENDİ TERCİHLERİ, SEÇİMLERİ, İSTEKLERİ ile evlilik yapabilirler. Babalarının zoru ile ilgili değil?! Tarih şirk ve küfür dolu maalesef.

Ayetin devamında geçen “Onun eşi ve himayesi, sorumluluğu altında bulunan kadınlar, müminler bakımından anne hükmündedir” ifadesi, biyolojik bir annelik anlamına gelmez. Burada kurulan bağ, hukuki ve ahlaki bir statüdür. Amaç, Peygamberimizin sorumluluğu altındaki kadınların toplum içinde korunması, saygın bir konuma yerleştirilmesi ve istismara açık bir ilişki alanı haline getirilmemesidir. Bu tanımlama, onların ümmet içinde özel bir güvenceye sahip olduğunu bildirir.

Arapça metinde kullanılan “zevc” kelimesi, her durumda yalnızca karı-koca ilişkisini ifade eden dar bir anlam taşımaz. Kelime; eşlik eden, birine yardımcı olan, bir ve beraber hareket edip kanatlarına alan kişiye itaat eden ve bir sorumluluk bağıyla bağlı olan kimse anlamlarını da içerir. Bu nedenle ayette geçen ifade, Peygamberimizin yalnızca aile hayatına değil, koruması ve geçimini üstlendiği kadınlara yönelik sorumluluk alanına da işaret eder. Böylece “eşleri” ifadesi, dar bir bireysel birliktelik yerine, geniş bir toplumsal koruma çerçevesini anlatır.

Peygamberimiz sadece tebliğ eden bir kişi değil, aynı zamanda bir Devlet Başkanıdır. O dönemde savaşlar nedeniyle çok sayıda erkek hayatını kaybetmiş, geride yetim çocuklar ve korunmaya muhtaç kadınlar kalmıştır. Bu sosyal tablo karşısında Peygamberimizin yaptığı şey, kişisel bir tercih değil, kurumsal bir görevdir: Sahipsiz kalanları koruması altına almak, geçimlerini üstlenmek ve toplum içinde güvenli bir statü kazandırmak.

Bugün Türkiye’de şehit ailelerine yönelik uygulanan Devlet Destek Sistemi, T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bu anlayışın çağdaş bir karşılığıdır. Devlet, hayatını kaybedenlerin geride bıraktığı eşlerin ve çocukların bakımını, geçimini ve eğitimini üstlenir. Peygamberimizin yetimli ya da dul kalmış kadınları koruması altına alması da aynı toplumsal ilkeye dayanır: Kimsenin sahipsiz bırakılmaması ve adaletli bir düzenin kurulması.

Ayetin ilerleyen kısmında miras hukukuna değinilmesi, bu düzenin keyfî değil, ilahi ölçüye bağlı olduğunu gösterir. “Akrabalık bağı bulunan kimseler, Allah’ın Kitabı uyarınca miras konusunda birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha önceliklidir” ifadesi, iman kardeşliğinin değerini korurken, hukuki düzenin kan ve aile bağı üzerine kurulduğunu bildirir. Böylece duygusal bağ ile hukuki sorumluluk arasındaki denge sağlanmış olur.

Bununla birlikte ayet, hukuki sınırları çizmekle yetinmez; ahlaki alanı da açık bırakır: “Dostlara iyilik yolu açıktır.” Bu ifade, miras hukukunun dışında kalan insani yardımlaşmanın ve gönüllü desteğin meşru olduğunu bildirir. Böylece toplum, sadece kanunla değil, merhamet ve vicdanla da ayakta tutulur.

Ahzab 6. ayet, Peygamberimizin konumunu yalnızca dini bir liderlik olarak değil, sosyal adaleti kuran bir yönetim sorumluluğu olarak tanımlar. Onun müminlere kendi nefislerinden daha öncelikli olması, bireysel arzuların değil, toplumsal düzenin esas alınması gerektiğini öğretir. “Onun eşi ve himayesi altındaki kadınlar” ifadesi ise bu düzenin, dul ve korunmaya muhtaç kadınları sahipsiz bırakmayan kurumsal bir güvenceye dönüştüğünü gösterir.

Bu ayet, inancı soyut bir düşünce olmaktan çıkarıp yetimi koruyan, dul kadını gözeten ve toplumsal adaleti ayakta tutan bir hayat sistemine dönüştürür. Peygamberimizin uygulaması, yalnızca bireysel bir örneklik değil; devlet sorumluluğu taşıyan bir merhamet düzenidir.

Ahzab 7

HANİ Biz nebilerden sağlam bir söz almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa’dan da! Evet Biz, onlardan çok sağlam bir söz almıştık!

Ahzab 8

Doğru olanlara doğruluklarından ve sadakatlerinden sormak için. Kâfirlere de çok acıklı bir azap hazırlamıştır.

Ahzab 9

EY İMAN EDENLER! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular(ı) üzerinize gelmişti de, Biz onların üzerine bir rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.

Ahzab 10

Hani onlar size hem üst tarafınızdan, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah’a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.

Ahzab 11

İşte orada müminler açığa çıkarıldılar ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar.

Ahzab 12

HANİ münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar: “Allah ve Rasûlü bize ancak aldatmak için vaatte bulunmuşlar” diyorlardı.

Ahzab 13

Hani onlardan bir grup: “Ey Yesrib (Medine) halkı! Artık burada tutunamazsınız. Haydi geri dönün” demişti. Onlardan bir başka grup da: “Evlerimiz açık (korumasız)” diyerek, Nebi’den izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

Ahzab 14

Eğer Medine’nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi.

Ahzab 15

Andolsun ki; onlar daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.

Ahzab 16

De ki: “Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile, (hayatın zevklerinden) pek az süre yararlanabilirsiniz.”

Ahzab 17

De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilese/isabet ettirse, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese, buna engel olacak kimdir?” Onlar kendilerine Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı da bulamazlar.

Ahzab 18

Şüphesiz Allah, içinizden (insanları) engelleyenleri ve kardeşlerine: “Bize gelin” diyenleri biliyor. Onlar ülkelerini savunmak için savaşa ancak pek az gelirler.

Ahzab 19

(Gelseler bile) size karşı pek cimriler olarak (gelirler). Korku geldiğinde ise, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi, gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle incitirler. İşte onlar iman etmediler. Allah da onların yaptıklarını boşa çıkardı. Bu Allah’a kolaydır.

Ahzab 20

Düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar. Düşman birlikleri (bir daha) gelecek olsa, isterler ki; (çölde) bedevilerin arasında bulunsunlar da, size dair haberleri (gidip gelenlerden) sorsunlar. İçinizde bulunsalardı da pek az savaşırlardı.

Ahzab 21

ANDOLSUN, Allah’ın Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.

Ahzab 22

Müminler düşman birliklerini görünce: “İşte bu Allah’ın ve Rasûlünün bize vadettiği şeydir. Allah ve Rasûlü doğru söylemişlerdir” dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini arttırmıştır.

Ahzab 23

Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı, verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.

Ahzab 24

Bunun böyle olması Allah’ın, doğruları, doğrulukları sebebiyle ödüllendirmesi, dilerse (suç işleyen) münafıklara azap etmesi veya onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ahzab 25

ALLAH inkâr edenleri hiçbir hayra ulaşmaksızın kin ve öfkeleriyle geri çevirdi. Allah savaşta müminlere kâfi geldi. Allah kuvvetli, mutlak güç sahibidir.

Ahzab 26

Allah kitap ehlinden olup, müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların (size saldıranların) bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz.

Ahzab 27

Allah sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız topraklara varis kıldı. Allah herşeye hakkıyla gücü yetendir.

Ahzab 28

EY NEBİ! Bakımlarını / geçimliklerini / sorumluluklarını üstlenip ailene kattığın kişilere de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız hakedişinizi / bugüne kadar verdiğiniz hizmetlerin karşığılını / tazminatınızı gelin size (tastamam) vereyim ve sizi güzellikle sorumluluğum altında tutmaktan salıvereyim / özgür bırakayım.”

_______________________
PEYGAMBERİMİZ MUHAMMED SAV.’İN TEK EŞLİ OLDUĞUNU SAVUNANLARDANIM.

Nikâh ve Zevc gibi kavramlar maalesef Kur’an dışı kaynaklar ve bazı lügatlere bakılarak tek bir anlamı üzerinde durulmuş ve yine maalesef Meallere tek bu anlam verilmiştir.
 
Oysa NİKÂH ve ZEVC / ZEVCE çok farklı anlamları da birlikte içinde barındırır.

YÜZYILIN MEALİ SADIK TÜRKMEN MEALİ YAPAY ZEKÂ ASİSTANINA SORDUĞUMUZ “NİKÂH” VE “ZEVC, ZEVCE, EZVAC” İLE İLGİLİ KAVRAMLARIN AÇIKLAMASI HAKKINDA ŞU SONUÇLAR ELDE EDİLMİŞTİR, BİLGİNİZE:

Arapça’da “nikâh” ve “nikâhlama” kavramları sadece evlilik anlamına gelmez; bu kelimelerin Kur’an bağlamında ve klasik Arapça’daki kullanımına göre daha geniş anlamları da vardır.

1. Akd (عقد) kökü ve anlam çeşitliliği:

Arapça’da “nikâh” kelimesi genellikle “akdetmek” (bağlamak, sözleşme yapmak) anlamındaki “عقد” (ʿaqd) kökünden gelir. Bu kök kelime sadece evlilik için değil, yemin, anlaşma, sözleşme, hatta düğüm bağlama gibi daha genel bağlayıcı fiiller için de kullanılır. Örneğin:

“Akdedilen nikah, yemin ve benzeri şeylerin ismidir.” ifadesi yer alır​.

Bu bağlamda, “nikâh” kelimesi mecazî olarak:

İki şeyin birbirine bağlanması (somut veya soyut),

Bir işin ciddiyetle bağlayıcı bir sözleşmeyle başlatılması,

Bir kimseyle yasal ve toplumsal yükümlülükler içeren birlikteliğin kurulması gibi anlamlara da gelebilir.

2. Nikahın mecazi kullanımı:

Kur’an’da ve klasik Arapça’da “nikâh” fiilinin doğrudan cinsel ilişki anlamına gelebildiği de görülür. Ancak bu kullanımlar daha çok bağlamdan çıkarılır ve açıkça değil, dolaylı anlatımla verilir. Bu da kelimenin fiil formunun bağlama göre cinsel birlikteliği ima etmesini mümkün kılar.

Sonuç:

Arapça’da “nikâh” kelimesi dar anlamda sadece “evlenmek” değil, aynı zamanda “bağlılık kurmak”, “sözleşmeyle bağlamak”, “anlaşma yapmak” gibi daha soyut ve genel anlamları da içerebilir. Bu yönüyle hukuki, ahlaki ve toplumsal bağlamda bağlayıcılık ifade eden bir kavramdır.

ŞİMDİ DE ZEVC, ZEVCE VE EZVAC GİBİ KELİMELERİN TAHLİLİNE GEÇELİM:

Arapça’da “zevc” (زَوْج), “zevce” (زَوْجَة) ve “ezvâc” (أَزْوَاج) kelimeleri, Türkçede sıklıkla “eş” (karı veya koca) anlamında kullanılsa da bu kelimelerin Kur’an ve klasik Arapça’daki anlam yelpazesi daha geniştir:

1. Zevc (زوج) kelimesi:

Genellikle “eş” (kadın veya erkek) anlamına gelir.

Ancak sadece insanlar için değil, canlı-cansız, erkek-dişi, zıt ya da tamamlayıcı çiftler için de kullanılır.

Aynı türden iki şeyden her biri için kullanılabilir: İki ayakkabı, iki çorap, gece-gündüz gibi.

Aynı görüşü paylaşan insan toplulukları için de kullanılabilir (örneğin cennet ehli ve cehennem ehli).

“Arapçada aynı görüş etrafında birleşenlerden her birine zevc (Vakıa 56/7) dendiği gibi aynı cinsten canlıların erkeğine, dişisine, bir çift ayakkabıdan her birine, nitelikleri birbirine yakın veya zıt olan iki şeyden her birine zevc denir.”​

2. Zevce (زوجة) kelimesi:

Klasik ve fasih Arapçada genellikle kullanılmaz. Yerine “zevc” cinsiyet fark etmeksizin kullanılır.

Türkçeye daha çok kadın eş anlamında girmiştir. Ancak klasik metinlerde kadın için de “zevc” kullanılır.

3. Ezvâc (أزواج) kelimesi:

“Zevc” kelimesinin çoğuludur.

Hem kadın hem erkek eşler için kullanılır.

Kur’an’da sadece insanlar için değil, cennet nimetlerinden olan huriler (asla cinsel içerik barındırmaz, cennet hayatında cinsellik yoktur, yani cinsellik neslin devamı için yapılan bir eylemdir (en doğrusunu Allah bilir); dolayısıyla huriler cennet ehline eşlik, arkadaşlık, yoldaşlık eden Allah’ın yarattığı kullardır, bize de melekten kullarıdır) ve beraberce yaratılmış varlıklar için de bu kelime geçer:

Örneğin: “Onlara iri siyah gözlü hurileri zevc (arkadaş, yoldaş) yapmış oluruz” ifadesindeki anlam, sadece eş olma değil, yakınlık, hizmet veya arkadaşlık anlamına da gelebilir​.

Sonuç:

Bu kelimeler yalnızca karı-koca ilişkisini ifade etmez. Çift olma, tamamlayıcılık, beraberlik, zıtlık ilişkisi ve aynı sınıfa ait olma gibi çok daha geniş kavramsal alanları kapsar. Kur’an bağlamında da “zevc” kelimesi hem eş hem de yakınlık ve hizmet ilişkisi kurulan varlıklar için kullanılır.

Ahzab 29

“Eğer Allah’ı, Rasûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir ödül hazırlamıştır.”

Ahzab 30

Ey Nebi’nin sorumluluklarını / geçimliklerini üstlenerek ehlinin / ailesinin arasına katıp kanatları altında tuttuğu kadınlar! İçinizden (Nebi’ye) kim çirkin davranışlarda bulunursa, onun karşılığı iki kat azabtır! Bu Allah’a göre kolaydır.

Ahzab 31

İçinizden kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve salih ameli / insana ve hayata katkı sağlayacak faydalı bir işi en iyi şekilde (dürüstçe) yaparsa, ona ödülünü iki kat veririz. Biz ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır.

Ahzab 32

Ey Nebi’nin (bakımlarını / geçimlerini / sorumluluklarını üstlenerek ehlinin / ailesinin arasına katıp) koruması / kanatları altında tuttuğu kadınlar! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (başkaları ile konuşurken) sözlerinize ve davranışlarınıza dikkat edin ki, kalbinde hastalık (kötü niyetle meyletme) olan kimse ümide kapılmasın. Sözü uygun tarzda (kelimeleri eğip bükmeden) söyleyin.

______________________
Peygamberimiz sav. Tarihi Vesikalara baktığımızda Nübüvveti öncesi Hz. Hatice Validemiz ile evlenmiş, o vefat edince Medine’de Nübüvvet sonrası Hz. Aişe Validemizle karı-koca anlamında evlilik yapmıştır.

Bu iki Validemiz dışında bir başkasıyla KARI-KOCA anlamında nikâh/evlilik yapmamıştır. Ancak çok fazla kadını nikâhını/koruması altına almıştır. Ayetlerden de bu açıkça görülmektedir. Bunlarla asla karı-koca ilişkisi yaşamamıştır.
 
Pek çoğu yaşlı, birden fazla savaşta yetim kalmış çocuğu olan kadınlardır. Hz. Muhammed sav. BİR DEVLET BAŞKANIDIR, Ümmetin Lideridir ve YETİMLERİ KORUMAKLA GÖREVLİDİR.
 
Aynen bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletinde olduğu gibi?!
 
Nasıl ki; AİLE BAKANLIĞI kurulmuştur ve bu Bakanlık Şehit Yetimlerine, Şehitlerin Eşlerine BAKMA GÖREV VE SORUMLULUĞUNU üstlendiği gibi.
 
O gün de Hz. Muhammed sav. Ülkede ne kadar YETİMLİ YA DA YETİMSİZ KADIN VARSA ONLARI DEVLET OLARAK KANATLARI altına almıştır, mesele budur. (En doğrusunu Allah bilir, bu görüşümüzde isabetliysek Allah’tandır, hatalıysak bizdendir ve Allah bizlere Ahiret’te doğru olanı gösterecektir).
 
Velhasılı; Hz. Muhammed sav. KURUMSAL KİMLİĞİ İLE AİLE BAKANLIĞI GİBİ KANATLARI altına almıştır.
 
NİKÂH VE ZEVC KELİMELERİ TÜRKÇE’YE TEK ANLAM OLARAK GEÇMİŞ VE AYETLER ÖYLE MEALLENDİRİLMİŞTİR, BU BÜYÜK YANLIŞTIR?!
 
Peygamber sav. için ezvacuhum denildiğinde dolayısıyla: EY PEYGAMBERİN EŞLERİ olarak meallendirilmiştir.
 
Oysa Arapça’da nikah, zevc, zevce, ezvac farklı anlamları da içinde barındırır, linkleri tıklayarak bu farklı anlamları inceliyiniz.
 
Allah’ın adıyla;
 
Ahzab 6
 
Nebi müminlere kendi canlarından daha ileridir. Onun eşleri de (karı-koca anlamındaki eşi ve nikâhına yani geçimlerini üstlendiği, aralarında sözleşme ile korumasına aldığı ihtiyaç sahibi -ve asla cinsel münasebette bulunmadığı- yetimli yetimsiz kadınlar da) müminlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar Allah’ın kitabına göre (miras konusunda) birbirleri için (diğer) müminlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka! Bu (hüküm) Kitab’a yazılmıştır.
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-6/
 
AHZAB 6. AYETİN BAĞLANTILI AHZAB SURESİ 28-34. AYET MEALLERİ, DİPNOTLARI OKUMAK İÇİN LİNKİ TIKLAYINIZ.
 
Allah’ın adıyla;
 
28. EY NEBİ! Bakımlarını / geçimliklerini / sorumluluklarını üstlenip ailene kattığın kişilere de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız hakedişinizi / bugüne kadar verdiğiniz hizmetlerin karşığılını / tazminatınızı gelin size (tastamam) vereyim ve sizi güzellikle sorumluluğum altında tutmak- tan salıvereyim / özgür bırakayım.”
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-28/
 
29. “Eğer Allah’ı, Rasûlünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir ödül hazırlamıştır.”
 
30. Ey Nebi’nin sorumluluklarını / geçimliklerini üstlenerek ehlinin / ailesinin arasına katıp kanatları altında tuttuğu kadınlar! İçinizden (Nebi’ye) kim çirkin davranışlarda bulunursa, onun karşılığı iki kat azabtır! Bu Allah’a göre kolaydır.
 
31. İçinizden kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve salih ameli / faydalı bir işi en iyi şekilde (dürüstçe) yaparsa, ona ödülünü iki kat veririz. Biz ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır.
 
32. Ey Nebi’nin (bakımlarını / geçimlerini / sorumluluklarını üstlenerek ehlinin / ailesinin arasına katıp) koruması / kanatları altında tuttuğu kadınlar! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (başkaları ile konuşurken) sözlerinize ve davranışlarınıza dikkat edin ki, kalbinde hastalık (kötü niyetle meyletme) olan kimse ümide kapılmasın. Sözü uygun tarzda (kelimeleri eğip bükmeden) söyleyin.
 
33. Evlerinizde karar kılın / kalmayı tercih edin / eğer Rasûle yardımcı olmak istiyorsanız (zekât vermek için) evlerinizden çalışıp üretin. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, (çalışıp kazandıklarınızdan) zekâtı verin. Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ev halkından / ailesinden olanlar (bakımlarını / sorumluluklarını üstlen- diği kadınlar); Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.
 
34. Siz evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti (öğrendiğiniz faydalı bilgileri) hatırlayın / başkalarına da (evlerinizden çıkmadan sizi ziyarete gelenlere eğitim vererek) öğretin. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-34/

Ahzab 33

(Başkaları ile konuştuğunuz zaman) sözlerinize ve davranışlarınıza dikkat edin, evlerinizde de (misafirlere karşı ağırbaşlı olup vakarınızı koruyun). Eğer Rasûle yardımcı olmak istiyorsanız (tutarlı / dengeli davranmakla birlikte zekât vermek için) evlerinizden çalışıp üretin! Önceki cahiliye dönemi kadınlarının (dışarıda / sokakta) açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, (çalışıp üreterek kazandıklarınızdan) zekâtı verin. Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ev halkından / ailesinden olanlar (Nebimizin geçim ve bakımlarını / sorumluluklarını üstlendiği kadınlar); Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

_______________________
[*] Bu ayetten yola çıkarak (işaret ettiği üzere) Kocalarına evlerden ürettikleri herhangi bir ürünü satarak Aileye katkıda bulunabileceklerine vurgu / gönderme yaptık.

Pek çok meallerde kadınların evlerinde oturmaları gerektiği olarak verilmiştir ve bu anlayış ta maalesef bugün Afganistan örneğinde olduğu gibi kızlarını ne okula ve ne de iş hayatına vermeyip evlerinde resmen hapis hayatı yaşatılmıştır.

Evlerinizden de çalışıp üreterek, yorumunu biz bu ayetin işaretinden çıkardık. En doğrusu Allah bilir.

Ahzab 34

Siz evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti (öğrendiğiniz faydalı bilgileri) hatırlayın / başkalarına da (evlerinizden çıkmadan sizi ziyarete gelenlere eğitim vererek) öğretin. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.

Ahzab 35

ŞÜPHESİZ müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar; (Allah’a) itaatkar erkeklerle, (Allah’a) itaatkar kadınlar,[*] doğru erkeklerle doğru kadınlar; sabreden erkeklerle sabreden kadınlar; Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle Allah’a derinden saygı duyan kadınlar; sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar; iffetlerini koruyan erkeklerle iffetlerini koruyan kadınlar; Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya; işte onlar için Allah, bağışlama ve büyük bir ödül hazırlamıştır.

_______________________
[*] İtaatkâr kadınlar, derken dipnot koymamızın sebebi Kocasına itaat olarak algılanan Nisa 34 ‘e gönderme yaptık. Orada iyi kadınların itaatkâr olmalarını kocalarına karşı meal verilir genelde, oysa orada da Allah’a itaat sözkonusudur. Erkek egemen geleneksel kültüre sahip Meal Sahipleri bu anlamı vermeyi tercih etmişlerdir. Biz yine orada Allah’a itaati vurguladık verdiğimiz meali ile. Bkz. https://www.sadikturkmenmeali.com/nisa-34/

Ahzab 36

ALLAH bir konuda (bütün müminleri ilgilendiren evlilik gibi konularda) karar vermiş ve Rasûlü de bu kararı ilgililere ilettiğinde hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için ayrı ayrı hareket etmeleri söz konusu olamaz. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, elbette o; apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.

Ahzab 37

(Ey Muhammed! Sana, senin de içinde yer aldığın yaşanmış bir olay üzerinden bir misâl, örnek verdik). Allah’ın nimet verdiği ve senin de iyilikte bulunduğun o kişiye; “Eşini nikâhında tut, sevdiğini boşama ve Allah’tan sakın” diyordun. O kişi ise (eşini aşırı sevdiğinden dolayı) insanların ne diyeceği kaygısıyla, içinde yaşadığı psikolojik gerilim sebebiyle boşanmayı düşünüyordu. Oysa Allah’ın açığa çıkaracağı bir hakikati, yani eşine karşı beslediği derin bağlılığı içinde gizliyordu; eşine duyduğu (zeydune; ziyâdesiyle, fazlasıyla) yoğun sevgiyi saklıyor ve bunun ortaya çıkması hâlinde insanların; “Eşini Allah’tan daha çok seviyor” şeklinde değerlendirme yapmalarından endişe ediyordu. Hâlbuki mutlak anlamda sakınılması gereken yalnızca Allah’tır. Allah onun gizlediğini açığa çıkardı. Böylece bu olay; müminlerin, gençlerin, ümmetin evlâtlarının zihninde (yani Allah sevgisi ile eşlerin birbirlerine duydukları sevgi arasında bir çatışma olduğu vehmi, kuruntu, zan) oluşmaması için açıklığa kavuşturulmuş oldu. Neticede senin: “Eşini bırakma, boşama” uyarın doğrulanmış; Allah’ın da (aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun ayetlerindendir) buyruğu tahakkuk etmiş oldu.[*]

_________________
[*] Bu ayet, bir örnek olay üzerinden insanlara ders vermek için anlatılmıştır!

Yani amaç, tek bir kişinin yaşadığı bir durumu anlatmak değil, bütün müminlere yol gösterecek bir ilke öğretmektir. Bu yüzden metin “bir misal” ifadesiyle başlar ve dikkatimizi örneğe çeker.

Olayda; Allah’ın nimet verdiği ve Peygamberimizin de Allah’ın verdiği nimetten o kişiyi faydalandırdığı bir kişi vardır ve bu kişi evliliğiyle ilgili bir sıkıntı yaşar:

Bu sıkıntının asıl nedeni eşinden nefret etmesi değil, tam tersine eşine karşı duyduğu aşırı sevgidir. Bu sevgisinin ortaya çıkmasından utanmakta ve insanların ne diyeceğinden çekinmektedir. Aslında burada bir gerçek yatar; eşine duyduğu sevgi ile Allah’a olan sevgisi arasında bunalım yaşar. Kendisini, eşine duyduğu aşırı sevgiden sebep Allah’a sevgide şirk koşuyor gibi hisseder. Gerçeği yalnız Allah bilir, ancak bizim tespitimiz bu yöndedir.

Oysa Tarihi Kaynaklarda anlatılan bilgi kesinlikle başta Allah’a, sonra Peygamberimize birer iftiradır: Güya evlâtlığı olan kişinin karısında Peygamberin sav. (haşa) gözü varmış ta; Allah o kişiyi eşinden boşatıp Peygamberimizle nikâhlamış. Böyle bir zulüm görülmemiştir tarihte. Allah’ın azze ve celle başka işi gücü yokmuş ta Peygamberine kadın mı bulmuş?!

Bu münafık ulemâ ne büyük bir cürette bulunmuşlar da Allah’a böylesine büyük bir iftira atarak zulüm yapmışlardır?!

Amaçları: Peyamberimize onlarca kadın/eş atfetmişler, ona bilmem kaç erkek gücü Allah tarafından verilmiş; tek kadınla yapamazmış onlarca kadını nikâhına almış, ne büyük bir yalan ve iftira.

Yahu ömrünü insanların Yüce Rablerine ölmeden önce ŞİRKSİZ bir yaşam ile varsınlar, huzuruna dönsünler diye mücadele ederken kadınlarla uğraştırmışlar, bu hain ulemâ ve hâlâ onların yolundan giden müşrik/kâfir karakterli münafık ulemâ aynı anlayış üzere insanları saptırmak, yoldan çıkarmak için mücadele veriyorlar.

Dolayısıyla bu kişi, yani Tarihi Kaynaklarda Peygamberin Evlâtlığı diye anlatılan şahıs, Zeyd diye anılır o kişi yaşadığı bu sıkıntıyla Muhammed sav.’e başvurur. Oysa Ahzab 37’de ZEYDUN kelimesi vardır, ancak Tarihteki o kişiye atıfta bulunarak Evlâtlığı Zeyd diye tercüme edilmiştir. Zeydun: Ziyadesiyle, fazlasıyla vs. anlamlarına da gelir. Yani o kişinin eşine ziyadesiyle, fazlasıyla sevdalı olduğuna dikkat çeker. O kişi sevgide Allah’a şirk koştuğu inancına kapılarak ve hatta çevresel faktörleri de gözönünde bulundurarak, yani Müslümanların bu sevgiyi kınamaları, karısına olan sevgisini Allah’ın sevgisinin önüne geçirdiği şeklinde Allahu alem yorumlanmış ve o kişi de bundan büyük bir rahatsızlık duymuş olabilir, olası hikaye böyle olabilir diye düşünüyorum.

Muhammed sav. ona, o kişiye çok açık ve sade bir öğüt verir: “Eşini nikahında tut ve Allah’a karşı yanlış yapmaktan, eşini boşamaktan sakın.” Yani çözüm olarak boşanmayı değil, evliliği korumayı önerir ve ölçüyü Allah bilincine bağlar.

Ayette iki farklı korku karşılaştırılır:

Birincisi insanların ne diyeceğinden korkmaktır, ikincisi ise Allah’tan çekinmektir. Ayet, açıkça şunu söyler: İnsanlardan korkmak yerine Allah’tan çekinmek daha doğrudur.

Bu kişi, içindeki duyguyu gizlemeye çalışmaktadır:

Eşine olan aşırı sevgisinin açığa çıkmasından endişe eder. Ancak ayet, insanın içinde sakladığı duygu ve niyetlerin Allah katında gizli kalamayacağını bildirir.

Allah, bu kişinin iç dünyasında sakladığı durumu açığa çıkarır:

Bu açığa çıkış, boşanmayı teşvik etmek için değil, evliliğin sürmesinin daha doğru olduğunu göstermek içindir. Yani ayet, sevginin bir sorun değil, korunması gereken bir bağ olduğunu anlatır. Kişini karısına ya da karısının kocasına duyduğu sevgi ile Allah’a olan sevginin karıştırılmaması gerektiğinin de vurgusu vardır bu ayette.

Sonuçta ayet, bu yaşanmış örnekle genel bir mesaj verir:

Evlilik gibi önemli bir konuda karar verirken insanlar dedikodulara, korkulara ve baskılara göre hareket etmemelidir. Ölçü, Allah’a karşı sorumluluk bilinci olmalıdır.

Bu ayetin temel öğretisi ise şudur:

İnsan iç dünyasında ne yaşarsa yaşasın, doğru olanı belirleyen şey toplumun ne dediği veya sözü değil, Allah’ın ölçüsüdür. Evlilikte de esas olan, korkulara teslim olmak değil, bağı korumak ve doğruyu yapmaya çalışmaktır.

Hz. Muhammed sav.’e Yapılan 9 İftira?!

Prof.Dr. Gazi ÖZDEMİR (Hocamdan Alıntıdır)

https://www.akademikakil.com/hz-muhammede-yapilan-onemli-9-iftira-1/gaziozdemir

Kaynak: Yukarıda verdiğim linkten Kendisine değer verip hürmet ettiğim Prof. Dr. Gazi ÖZDEMİR Hocamın kaleme aldığı makalesinin ORİJİNAL METNİNE de ulaşabilirsiniz. Kendisine teşekkürü bir borç biliyorum.

Adem’den başlamak üzere Allah’ın bir Rahmeti olarak yol gösterici ve Allah’ın tek dini olan İslâm’a yönelik kuralları içeren önce sahifeler, daha sonra da kitaplar şeklinde din dediğimiz muhkem/değişmez ana kurallar gönderilmiştir. Bu sahife veya kitapları, bir nevi nasıl yaşamamız gerektiğine ait birer “Yaşam Kılavuzu” olarak tanımlayabiliriz. 

Her peygamber, Allah’ın Elçisi olarak gönderildiği toplumun anlayış ve gelişmişlik düzeyine göre, yine Allah tarafından uygun bulunan dinî kurallar anlasınlar ve bu kurallara göre yaşayıp, beklenen doğru yolu bulabilsinler diye peygamberler aracılığı ile ve ana dilleri ile tebliğ ettirilmiştir.

Fakat her Peygamber’in vefatından sonra dinî hükümler ya değiştirilmiş veya artık önemsenmeyerek veya unutularak dejenere edilmiştir. Hurafeler eklenmiş ve gelenekler de dinselleştirilmiştir. Dolayısıyla da gelen her sonraki Peygamber, birer DEVRİMCİ /yenilikçi, dejenere edilen yönleri düzeltici olmuş ve toplumda yerleşmiş birçok uygulamanın değişmesi mücadelesine girmiştir.

Bütün Peygamberler gibi Hz. Muhammed’e de alay edilip hakaretler de edilmiştir. Hatta zaman zaman öldürülmek istenmiş ve bu amaçla da savunma savaşları yapması zorunda bırakılmıştır.

Ancak özel yetenekli yaratılmış olması yanında, özel görevli olması nedeniyle de Allah ve ilâhî görevliler tarafından 40 yaşına kadar yetiştirilmiş, yardımlar yapılmış ve gerekli uyarılar da yapılmıştır.

Kalem-3. Ve Senin için mutluluk verici bir ödül hazırlamışız. 4. Çünkü Sen, üstün ve farklı bir yaratılış ve iyi bir ahlâk üzeresin.

İsra-74. Şunu da iyice bil ki, Biz Seni güçlü yaratmamış olsaydık and olsun, şirk koşanlara meyledip az daha onlara uyacaktın.

Enbiya-107. Ya Muhammed! İşte Biz Seni de tüm âlemlerin, doğruya yönelmeleri /muhkem kurallara uygun yaşamda olmayı başarabilmeleri için rahmetimiz sonucu gönderdik.

Hz. Muhammed ilk 4 sure olan A’lak, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir sureleri bizzat Hz. Muhammed’e ve O’nu Fatiha suresi ile Peygamberliğini, Kur’an’ı ve Son İslam Dini kurallarını ilan etmeden önce karşılaşacağı sorunlara hazırlayan surelerdir.

Kalem-48. Ya Muhammed! Sen Rabbinin hükmünün /kararlaştırmış olduklarının gerçekleşmesine kadar sabır göster ve mücadelene devam et.

Diğer beşerlerden farklı özellikler ve özel hafızalı olduğuna vurgu yapılmıştır (Kalem-3-4,  A’la-6-8, Kevser-1, Kaf-22, İsra-74, Hicr-87 , Hakka-40, Tövbe-128)

Tövbe-128. Gerçek şu ki, size kendi içinizden, fakat sizden aziz /farklı özellikleri olan bir elçi gelmiştir.

Zaman zaman Allah ve Melek’lerin O’na destek (salli, salavat) oldukları (Ahzab-56, Tövbe-40),

Korkularından arındırılmak üzere gönlünün temizlendiğine de değinilmiştir (İnşirah-1-2, Şura-24).

İnşirah-1. Ya Muhammed! Biz Senin gönlünü açmadık mı? 2. Üzerindeki ağır yükü /sıkıntıyı kaldırıp ferahlatmadık mı?

Mucize olarak da sadece Kur’an’ın verilmiş olduğu da vurgulanmıştır (Ankebud-51, Ra’d-7)

Hz. Muhammed’e, bildirdiklerini pekiştirmek üzere Kur’an’daki muhkem kurallara uygun ahlâkî bir yaşamda olup, karakter yönünden de örnek olması ikazı yapılmıştır (Duha-11, Saffat-108, Zumer-11, Al-i İmran-32-33, Ahzab-21, Nisa-64, Mücadile-13, Maide-48-50, Nisa-84).

Duha-11. Ve Rabbinin verdiği nimeti /peygamberlik görevin gereği Kur’an’ı sözle ilet /tebliğ et ve bildirilenlere uygun davranışlarınla da Kur’an’ın doğruluğunu göster /örnek ol!

Maide-48. Ya Muhammed! Sana da daha önceki kitap­ların asıllarından /Tevrat ve İncil’den geriye kalan muhkem kurallarımızı doğrulayan bu kitabı /Kur‘an‘ı, amacımıza uygun olarak indirdik. Olur da Sana inananlar gelip de bir konuda hüküm vermeni istediklerinde, Allah‘ın Sana indirdiği Kur’an’daki hükümler doğrultusunda hüküm /karar ver.

Kur’an’da yaşam şekli ile ilgili şekilsel herhangi bir dinsel kural önerilmemiş, buna karşılık davranışsal ve ahlâkî kurallar özellikle vurgulanmıştır. Şekilsel olarak kıyam-rükû ve secde şeklinde 3 hareketli namaz, orucun bazı kuralları ve Hac ile ilgili tanımlamalar dışında tedbir amacı ile şehvet yerlerini örtme ve vücuda zararlı olacak yiyecekler üzerinde durulmuştur.

Hz. Muhammed’e “Kur’an’a göre hüküm ver” ikazı yapılmış ve dolayısıyla da Hz. Muhammed’in bütün karar ve sözleri Kur’an’a göre, yani Allah’ın direktifleri sınırında olmuştur (Maide-48, 49-50, Hakka-44-47, Ahzab-36, Nur-51).

Hz. Muhammed söylemiştir denilen herhangi bir söylemini, mutlaka Kur’an’a uygunsa doğru kabul etmemiz gerekmektedir (Nur-54).

Nur-54. Yine onlara de ki, “Allah’a ve O’nun buyruklarını bildiren elçisine itaat edin. Onun sorumluluğu, verilen görevi yerine getirmek, sizin de sorumluluğunuz onun bildirdiklerine uymaktır. Şunu iyice bilin ki, onun bil­dirdiklerine uyarsanız doğruyu bulursunuz. Çünkü elçinin tek görevi, indirdiklerimizi açıkça ve olduğu gibi size tebliğ etmekten ibarettir.

Çünkü gerek sözleri, yaşamı ve gerekse davranışlarıyla Hz. Muhammed, Kur’an’ın canlı uygulayıcısıydı (Yunus-16, Bakara-143, Ahzab-21).  Hatta zaman zaman insanların birçok konu ile ilgili Peygamber’e danışmaları sırasında, verilen cevaplar Kur’an’a göre olduğundan, Hz. Muhammed’e danışmak, Kur’an’a danışmak gibi de olmuştur (Nisa-64, Mücadile-13, Maide-48-50).

İşte olağanüstü sabrı, akıllı girişimleri ve bu yöndeki çabaları /cihadı temelinde gerçekleştirmiş olduğu başarılarını engelleyemeyen çevreler, bu defa özellikle 9 konuda iftira ederek O’nu gözden düşürme gayretine girmişlerdir.

Bu yönde iftiralar yapanlar: Amcaları Ebu Leheb, Ebu Cehil, Emevi Aşiretinden Ebu Süfyan, Putperestler, Müşrikler, Yahudi ve Hıristiyanlar, Takiyye yöntemi uygulayan 4 Haham-1 papaz.

  1. Peygambere yapılan ilk iftiralardan biri “Mecnun – Deli” olduğudur. Bu iftiranın savunmasını Kur’an aracılığı ile bizzat Allah yapmıştır:

Kalem-1. Nûn, Ya Muhammed! Kaleme ve yazdıklarına emin olunsun ki, 2. Sen Rabbinin iyiliğine /nimeti olan Kur’an’a erişmiş bir elçisin ve kesinlikle bir akıl hastası değilsin.

  • Kur’an’ı peygamberin bizzat kendisinin yazdığı ve Allah tarafından vahiy yolu ile gönderilmiş bir kitap olmadığı önemli iftiralardan biri olmuş ve halen de olmaktadır.

Necm-4. O, Kur’an ayetlerini uydurmadı. Onlar, Allah tarafından bildirilen birer vahiydir.

Furkan-4. Tek Allah’ı kabul etmeyip şirk koşan ve bildirdiklerini inkâr ederek küfre sapan insanlar, “Bu Kur’an, başka birilerinin de yardımıyla, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir” diyerek elçimize iftira edip duruyorlar. 5. Ve “Muhammed’in anlattıkları, daha öncekilerin öyküleridir ve birileri durmadan sabah-akşam kendisine yazdırıyor” diyorlar.

Hatta o zamanın önemli yazar ve şairlerine, benzer bir sure oluşturmalarına yönelik bir meydan okuma da yapılmıştır.

Tur-34. Onlar eğer sözlerinin eri iseler, bu Kur’an benzeri bir söz /hadis getirsinler bakalım.

Zariyat-8 ve 9. ayetlerde Kur’an ve bildirdikleri ile Peygambere iftira edilmemesi ve bunu yapanlara azap edileceği vurgulanmıştır. 

Zariyat-8. Şirk koşan inkârcılar, tartışma konusu yaptıkları elçi ve Kur’an hak­kında dayanaksız, iftira dolu sözler söylüyorlar. 9. İşte böyleleri, bu iftiraları ve gerçekleri saptırmaları nedeniyle henüz Dünyada iken başlamak üzere azaba uğruyor ve istekleri karşılanmıyor.

  • Kur’an’ı yazmadığı yaklaşımını pekiştirme gayreti ile okuma-yazması olmadığını ve O’nun için Kur’an’da kullanılmış olan “Ümmi” ifadesinin bu anlamda olduğunu ileri sürmüşlerdir.

A’raf-157. Şunu biliniz ki, sonunda bir zaman gelecek bütün insanlar Tevrat ve İncil’de adı geçmiş olan o ümmi resul ve nebinin getirdiklerine de uyacaklar.

Halbuki daha ilk vahyedilen ‘Alak suresinin 1-5. ayetleri ile 2 defa “Oku” ve 2 defa “Öğret” ifadeleri ile hitap edilmiştir ki, böylesi bir hitap ancak okuma-yazması olana yapılır.

Alak-1. Oku, her şeyi yaratan /halk eden Rabb’in adıyla. Alak-3. Oku ve bil ki O Rabbin en büyük ikram sahibi /cömert olandır. 4. Ki O (Rabbin), kalemin yazdıklarıyla öğretmiş ve öğretendir. 5. İnsana bilmediklerini ve bilmesi gerekenleri öğretendir O.

Yine Müzzemmil suresinin ilk ayetlerinde Peygambere gecenin bir vaktinde kalkması ve Kur’an’ı anlayarak okuması istenmiştir.

Müzzemmil-2. Gecenin başlangıcında /ilk döneminde kalk uyuma, 3. Yarısından önce bir vakitte kalk, 4. Kendine göre fazladan bir zaman ayırarak kalk ve Kur’an’ı anlaya anlaya, düşüne düşüne oku /iyice öğren ve onları tertil et /sırala.

Neml-92. Ayrıca Kuran’ı okuyup tebliğ etmekle görevlendirildim.

Zaten “Ümmi” kelimesi, bir taraftan herhangi bir vahiy kitabına inancı olmayana (Ankebud-48’ bakınız), diğer taraftan da Mekke şehirli olanlara kullanılan bir kelimedir.

Ankebud-48. Çünkü herkes biliyor ki Sen, daha önceki vahiy kitaplarından hiçbirini okumamış ve benzer sözleri kendi sağ elinle de yazmamıştın. Eğer öyle bir durum olsaydı, inkarcılar için hem kendileri hem de kandıracakları insanlar için güçlü bir koz oluşturacaktı.

  • Diğer bir iftira, Ahzab-37. ayetin tercüme ve yorumu yoluyla yapılmıştır. Bu hataya ben de düştüm ve “Son Davet Kur’an Tercümesi” kitabının ilk baskısında aynı ayetin asırlardır yapılan hatalı tercümesine uydum. Bu hatalı tercümede anahtar kelime “zeydune” idi ve bu kelimenin Hz. Muhammed’in evlatlığı “Zeyd“ karşılığı olduğu 1400 yıldır benimsenmişti. Ancak bu tercüme aklıma yatmıyor ve sürekli olarak beni tedirgin edip duruyordu. Çünkü bu ayetin yapılan tercüme ve bütün tefsirlerdeki yorumları, Hz. Muhammed’in önce kölesi iken sonra evlatlığına almış olduğu Zeyd ile evli olan Zeynep’te gönlü olduğu ve ikisinin boşanmasını sağlayıp Zeynep ile evlendiği şeklinde yapılmıştır. İki yıl önce Sn. Mustafa Sağ (ilahiyatçı Kur’an araştırmacısı) ile yaptığımız bir sohbette bu konuyu tartıştık ve Ahzab-37. ayetin şu doğru tercümesinde hemfikir olduk:

Ahzab-37. Örnek vereceğimiz olaylardan birisi şudur: Hani Allah’ın nimet verdiği ve Senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki; “Sevdiğinden ayrılma, onu yanında sıkıca tut ve Allah’a karşı takva sahibi ol. Aşırı durumdaki (zeydune- ziyadesiyle olan) isteğini, sevgini açıklamaya çekiniyor ve içinde gizliyorsun. Çünkü Sen, gerçekte korkman gereken Allah’tan korkacağına, kamuoyu baskısından korkuyorsun”. İşte Biz bu gençleri, Allah’ın da bu güçlü arzularını /sevgilerini onaylaması sonucu evlendirdik ve böylece de birbirini severek evlenilme konusunda, evleneceklere danışılmama ve sevgilerini önemsememe şeklindeki geleneksel bir engelin kaldırılmasında Müminlere örnek olmalarını istedik. Sonuçta Allah’ın buyruğu yerine getirilmiş de oldu”.

Görüldüğü gibi Hz. Muhammed birisine sevdiğinden ayrılmamasını ve yakınlarının da bu sevgililerin evlenmelerini engellememeleri konusunda nasihat etmektedir. Böylece bu ayetle, birbirlerini sevenlere yönelik eski bir engelleyici yaklaşıma son verilmesi istenmektedir. “Son Davet Kur’an tercümesinin yeni baskılarında bu tarihsel haksızlık ve iftira düzeltilmiştir.

  • Beşinci iftira ve haksızlık, ilk eşi Hatice ile evlenmesi ile ilgili olmaktadır. İşin gerçeği ise şöyledir: Hz. Muhammed ilk eşi ile evlendiğinde kendisi 25, Hatice ise dul ve 28 yaşlarındaydı.  Eğer uydurulmuş olduğu gibi Hatice 40 yaşında olsa idi, bu yaşı Menopoz yaşı olacağı için çocukları hiç olmazdı. Halbuki 4 kız (Rukiye, Ümmü Gülsüm, Zeynep ve Fatma) ve 2 erkek (Kasım ve Abdullah), yani toplam 6 çocukları olmuştur. Bu da Hatice’nin evlendiği yaşının, menopoz çağından en az 10-15 yıl öncesinde olduğunu göstermektedir.
  • Altıncı iftira, ikinci eşi Ayşe ile olan evliliklerine yönelik yalanlar olmuş ve halen devam ettirilmek istenmektedir. Hatice 619 yılında, yani Medine’ye hicretten 3 yıl önce vefat etti. Peygamber 4 yıl kadar dul kalmış ve evlenmemiştir. 623 veya 624 yılında da 604 doğumlu, yani 19-20 yaşında olan Ayşe ile evleniyor. Bu durumda Ayşe’nin çocuk gelin olduğu tamamen büyük bir iftira ve Hz. Muhammed’e yapılmış büyük bir haksızlıktır. Bu yalanı da, asırlardır “Çocuk gelinler” adetine temel yapıp, insanların bir kısmı sapkınlıklarına  alet etmişlerdir.

Ahzab 38

Allah’ın kendisine takdir ettiği şeyleri yerine getirip uygulama konusunda Nebi’ye bir sıkıntı yoktur. Daha önce gelip geçen Nebiler hakkında da Allah’ın sünneti/yasası/uygulaması böyledir. Allah’ın emri kesinleşmiş bir hükümdür.

Ahzab 39

Daha önce gelip geçen o Nebiler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah hesap görücü olarak yeter.

Ahzab 40

Muhammed, sizin yetişkin erkeklerinizden hiçbirinin babası[1] değildir. Fakat o, Allah’ın Rasûlü ve Nebilerin sonuncusudur.[2] Allah her şeyi bilir.

_____________________
[1] Bu ayet Tarihi Vesikalara baktığımızda Muhammed aleyhisselamın oğulları Kâsım, Abdullah ve İbrahim’in, ergenlik çağına gelmeden öldüklerini gösterir.

[2] Muhammed aleyhisselam, resullerin değil, nebîlerin sonuncusudur. Nebî, kendine kitap ve hikmet verilen kişidir (Al-i imran 3/81). Artık yeni bir nebî gelmeyecek ve yeni bir kitap inmeyecektir. Resul, elçi demektir. KIYÂMETE KADAR TEK ELÇİ VARDIR O DA KUR’AN-I KERİM’DİR! Kur’an’a herhangi bir ilâve veya çıkarma yapmadan, Allah’ın kitabını / âyetlerini, muhatabın anladığı dille tebliğ eden herkes elçilik görevi yapmış olur. Ancak, Allah tarafından seçilmiş Muhammed Rasûlullah ve Kitap’ta adları geçen Rasûller gibi değillerdir, burası karıştırılmasın. “Ben Allah tarafından seçilmiş Rasûlüm / Elçiyim” diyen kim olursa olsun bugün ve gelecekte: ALLAH’A BÜYÜK BİR İFTİRA ATMIŞ OLUR! Kur’an’a herhangi ekleme ve çıkarma yapmadan bu görev kıyâmete / mezardan kalkış gününe kadar Müslim ve Mümin Kullarca devam edecektir. Nebîler, kendilerine inen kitabı tebliğ ile görevli oldukları için her nebî resuldür ama her resul nebî değildir. Bu âyet bunu açıkça göstermektedir.

Ayette geçen ve mühür anlamına gelen “hatem” ifadesi de tasdik ilişkisi açısından büyük öneme sahiptir. Çünkü Tevrat ve İncil’de nebiliğin mühürleneceği bilgisi verilmiştir (Tevrat / Daniel 9:24 ve İncil / Vahiy 22:10).

Ahzab 41

EY İMAN EDENLER! Allah’ı çokça zikredin/hatırlayın/anın.

Ahzab 42

O’nu sabah (namazı sonrası kuşluk vakti) akşam (namazı önce öğle ve ikindi vaktinde) tesbih edin / (gerek namazlarınızda ve gerekse gün içinde Allah’ın emirlerini, nehiylerini, taviyelerini ve verdiği bilgileri sürekli ve) çokça hatırlayarak, aklınıza getirip tutun![*]

____________________
[*] Buradaki tesbih emri kuşluk, öğle ve ikindide kılınan nafile namazlara işaret eder. Ayrıntı için bkz. A’raf 7/205, Taha 20/130, Fetih 48/9, İnsan 76/25.

Ahzab 43

O’dur sizi karanlıklardan aydınlığa çıkaran, melekleri de sizin için bağışlanma dileyen / talep eden ve müminlere karşı da çok merhametli olan (Allah’ı gerek namazlarınızda ve gerekse bütün herşeyden arınıp koparak anladığınız dilde Kur’an okuyarak anın!)

Ahzab 44

Allah’a kavuşacakları gün, müminlere yönelik esenlik dileği: “Selam”dır. Allah onlara çok değerli bir ödül hazırlamıştır.

Ahzab 45

EY NEBİ! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı;

____________________
NEBİ VE RASÛL MUHAMMED SAV.’İN GÖNDERİLİŞ SEBEBİ VE MÜMİNLERİN, KAFİRLERİN VE MÜNAFIKLARIN ÖZELLİKLERİ?!
 
AHZAB SURESİ’nden;
 
Allah’ın adıyla
 
45. EY NEBİ! Biz seni bir şahit[*], bir müjdeleyici, bir uyarıcı;
 
Bağlantılı Ayetler: 2/119 2/143 3/98 4/79 9/105 7/158
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-45/

[*] HZ. PEYGAMBER SAV.’İN ŞAHİTLİĞİ!
 
TÖVBE SURESİ’nden;
 
Allah’ın adıyla
 
105. De ki: “Çalışın, yapın. Yaptığınız iyi ve kötü işleri / amellerinizi Allah görecek,[1] Rasûlü görecek[2] ve müminler de göreceklerdir / şahit olacaklardır.[3] Sonra gaybı da görülen âlemi de bilen, Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.”
 
Bağlantılı Ayetler: 18/49 21/94 24/64 45/29 58/6
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/tevbe-105/
 
TEVBE 105’İN DİPNOT VE BAĞLANTILI AYETLERİNİ OKUYUP İNCELEMENİZ İÇİN LİNKİ TIKLAYINIZ.
 
Tevbe 46. Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve çevresini aydınlatıcı bir nur / ışık / kandil olarak gönderdik.
 
Bağlantılı Ayetler: 12/108 41/33
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-46/
 
Tevbe 47. Müminlere (Allah’a kayıtsız şartsız inanıp güvenenlere) kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.
 
Bağlantılı Ayetler: 17/9 17/10 18/2 18/3
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-47/
 
Tevbe 48. Kâfirlere / gerçeği görüp bildiği hâlde gizleyenlere ve münafıklara / gerçeği bildiği hâlde hem gizleyip ve hem de inanıyor gibi görünenlere asla itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.
 
https://www.sadikturkmenmeali.com/ahzab-48/

Ahzab 46

Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve çevresini aydınlatıcı bir ışık / kandil olarak gönderdik.

Ahzab 47

Müminlere (Allah’a kayıtsız şartsız inanıp güvenenlere) kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.

Ahzab 48

Kâfirlere (gerçeği görüp bildiği hâlde gizleyenlere) ve münafıklara (gerçeği bildiği hâlde hem gizleyip ve hem de inanıyor gibi görünenlere asla) itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.

Ahzab 49

EY İMAN EDENLER! Mümin kadınları / kadınlardan herhangi birini nikâhlayıp, sonra onlarla birlikte olmadan kendilerini boşadığınızda, onlar üzerinde sizin sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur. Bu durumda onlara mut’a (boşanma tazminatlarını) verin ve kendilerini güzel bir şekilde bırakın.

Ahzab 50

Ey Nebi! Biz; bedel ödeyip geçim yüklerini ve sorumluluklarını üstlendiğin, ailene katarak sana eşlik edenleri; Allah’ın sana fey olarak verdiği ve sorumluluğun altında olanları; seninle birlikte hicret etmiş olmaları şartıyla amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını; ayrıca kendini sana hibe edip senin hizmetinde olmak isteyen bir mümin kadını da —eğer onun geçim sorumluluğunu üstlenmek istersen— diğer müminlere değil, yalnız sana mahsus bir izin olarak sana verdik. Müminlerin eşleri ve sorumlulukları altındakiler hakkında hangi hükümleri koyduğumuzu elbette biliyoruz. Bütün bunlar, sana bir zorluk olmasın diyedir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.Ey Nebi! Biz; bedel ödeyip geçim yüklerini ve sorumluluklarını üstlendiğin, ailene katarak sana eşlik, yoldaşlık edenleri; Allah’ın sana fey olarak verdiği ve sorumluluğun altında olanları; seninle birlikte hicret etmiş olmaları şartıyla amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını; ayrıca kendini sana hibe edip senin hizmetinde olmak isteyen bir mümin kadını da —eğer onun geçim sorumluluğunu üstlenmek istersen— diğer müminlere değil, yalnız sana mahsus bir izin olarak sana verdik. Müminlerin eşleri ve sorumlulukları altındakiler hakkında hangi hükümleri koyduğumuzu elbette biliyoruz. Bütün bunlar, sana bir zorluk olmasın diyedir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.[*]

_________________
[*] Ahzâb 50, Kur’ân içinde özel düzenleme ayetlerinden biridir. Bu ayet, bir şahsın özel hayatını anlatmaktan çok; vahyin, elçi konumundaki bir muhatap üzerinden toplumsal alanı nasıl düzenlediğini gösterir. Ayet, izinler listesi gibi görünse de aslında sorumluluk alanlarını belirleyen bir çerçevedir. Bu yüzden doğru okuma, kelimeleri Kur’ân bütünlüğü içinde anlamlandırmakla mümkündür.

Ayetin merkezinde iki yönlü bir akış vardır: ilahî tasarruf ve insani yöneliş. İlk akış, Allah’tan elçiye doğru olan tasarruf alanını ifade eder. Ayette geçen “fey”, doğrudan Allah’ın verdiği imkân ve sorumluluk alanını anlatır. Bu, insan emeğiyle elde edilen bir kazanım değil; vahyin açtığı bir görev alanıdır. Kur’ân genelinde fey, Allah’ın doğrudan yönettiği toplumsal paylaştırma ve sorumluluk başlıklarında geçer. Bu yönüyle Ahzâb 50’de fey, yetki değil yük anlamı taşır.

İkinci akış ise aşağıdan yukarıya, yani insandan elçiye doğru olan yöneliştir. Ayette geçen hibe kökü, bir kişinin kendi iradesiyle bağlanmasını ifade eder. Bu, zorunlu değil gönüllü bir katılımdır. Metinde yer alan “kendini hibe etme” ifadesi, bireyin kendi isteğiyle elçinin sorumluluk alanına dahil olmayı talep etmesini anlatır. Böylece ayette ilahî belirleme ile bireysel tercih aynı metin içinde dengelenir.

Bu denge, Ahzâb suresinin genel yapısıyla uyumludur. Sure boyunca elçinin konumu sıradan bir birey konumu olarak değil; vahyin taşıyıcısı ve toplumsal düzenleyici konum olarak çizilir. Aynı surenin farklı ayetlerinde elçinin müminlerle olan bağı, ev içi düzenlemeler, toplumsal mesafe kuralları ve kamusal sorumlulukları ardışık şekilde verilir. Bu da Ahzâb 50’nin tekil değil, bütüncül bir düzenlemenin parçası olduğunu gösterir.

Kur’ân bütünlüğünde elçi figürü, ayrıcalık sahibi bir kişi olarak değil; sorumluluğu ağırlaştırılmış bir merkez olarak sunulur. Ahzâb 50’deki özel izinler bu yüzden imtiyaz değil, yük aktarımıdır. İzin gibi görünen her başlık, aslında sorumluluk alanının genişletilmesidir. Fey ile gelen alan ilahî yüklemeyi, hibe ile açılan kapı ise gönüllü katılımı ifade eder. Böylece metin, zorunluluk ile rızayı aynı çerçevede buluşturur.

Ayet içinde kadınların zikredilmesi de bu sorumluluk diliyle okunmalıdır. Kur’ân’da kadın, erkek, yetim, zayıf gibi gruplar çoğu zaman sosyal koruma bağlamında anılır. Ahzâb 50’de geçen kadın vurgusu, bir cinsiyet üstünlüğü ya da özel ayrıcalık değil; sorumluluk alanına dahil edilen bir toplumsal kesimi gösterir. Metin, bireysel ilişki anlatmaktan çok; kimlerin bu sorumluluk çemberine dahil olabileceğini sınırlar.

Bu noktada ayetin dili dikkat çekicidir: Metin, genel hüküm koyarken bir yerde sınır çizer ve “yalnız sana mahsus” ifadesiyle bu düzenlemenin genelleştirilemeyeceğini bildirir. Bu, Kur’ân’da zaman zaman görülen özel hüküm örneklerindendir. Yani ayet, evrensel bir uygulama değil; vahyin belirli bir muhatap üzerinden yaptığı özel düzenlemedir. Bu da Kur’ân’ın bağlamlı konuşma üslubunu gösterir.

Sonuç olarak Ahzâb 50, ilahî düzen ile bireysel yönelişi aynı metinde buluşturan bir ayettir. Fey, Allah’tan gelen sorumluluk alanını; hibe ise insanın gönüllü katılımını temsil eder. Kadınların zikri ise bir ayrıcalık dili değil, sorumluluk çemberinin sınırlarını belirleyen bir ifadedir. Ayet bütün olarak okunduğunda, imtiyaz dağıtan değil; görev alanı tanımlayan bir vahiy mantığı ortaya çıkar.

~ Kelime kökleri üzerinden okumak;

Ayetin anlam haritasını daha berrak hale getirir. Çünkü Kur’ân’da anlam çoğu zaman cümlelerden değil, köklerden yayılır. Aynı kök farklı ayetlerde tekrar ederek bir kavram alanı oluşturur. Bu yüzden kök temelli okuma, ayeti parçalamadan derinleştirir.

İlk temel kavram “fey”dir. Kökü ف ي ء (f-y-ʾ) olan bu kelime, geri dönen, döndürülerek verilen şey anlam alanına sahiptir. Kur’ân’da fey, genellikle insanın doğrudan üretmediği ama Allah’ın takdiriyle kendisine yönlendirilen imkânları ifade eder. Bu yüzden fey, kazanımdan çok yönlendirilmiş paydır. Ahzâb 50’de bu kelime, elçinin kendi iradesiyle oluşturmadığı ama vahyin açtığı sorumluluk alanını anlatır.

İkinci önemli kök “hibe”dir. Kökü و ه ب (v-h-b) olan bu kelime, karşılıksız vermek, bağışlamak anlamına gelir. Kur’ân’da bu kök çoğunlukla Allah’ın bağışı için kullanılır; fakat bazı yerlerde insanın gönüllü bağışı için de geçer. Ahzâb 50’deki kullanım dikkat çekicidir: Burada aşağıdan yukarıya bir bağış vardır. Yani bireyin kendi iradesiyle kendini adaması. Böylece aynı kökün yönü değişir ama bağış mantığı korunur.

Bir diğer belirleyici kelime “hasse” yani “mahsus” anlam alanıdır. Ayette geçen “yalnız sana mahsus” ifadesi, hükmün sınırını çizer. Kur’ân’da bu tür sınırlayıcı ifadeler, genellemeyi engellemek için kullanılır. Bu kök temelli sınır çizme yöntemi, vahyin bağlamı koruma üslubudur. Yani metin, bir kapı açarken aynı anda sınır da koyar.

Ayetin dikkat çeken bir başka yönü “izin” dilidir. Kur’ân’da izin, sadece serbest bırakma değil; sorumluluk alanı tanımlamadır. İzin verilen şey, aynı zamanda hesap alanına girer. Bu yüzden Ahzâb 50’deki izinler rahatlık değil; yük devridir. Kelime kökleri bu anlamı destekler: İzin verilen her başlık, metnin içinde sorumlulukla birlikte anılır.

Kök haritası bir araya getirildiğinde ayetin iç dengesi ortaya çıkar. Fey ile yukarıdan gelen sorumluluk alanı açılır. Hibe ile aşağıdan gelen gönüllü katılım eklenir. Mahsus ifadesiyle bu alanın sınırı çizilir. İzin diliyle de bütün yapı sorumluluk çerçevesine alınır. Böylece ayet, kelime kökleri üzerinden dengeli bir yapı kurar.

Kur’ân bütünlüğünde bu yöntem sık görülür: Aynı ayette hem genişletme hem sınırlama birlikte bulunur. Bu, vahyin ölçü dilidir. Ahzâb 50 de bu ölçüyü taşır. Ne tamamen genelleştirir ne tamamen daraltır; aksine bağlamlı bir alan oluşturur. Kök temelli okuma bu dengeyi görünür kılar.

Sonuç olarak Ahzâb 50, kökler üzerinden okunduğunda bir izin listesi olmaktan çıkar ve bir anlam mimarisine dönüşür. Fey, ilahî yönlendirmeyi; hibe, gönüllü yönelişi; mahsus ifadesi sınırı; izin dili ise sorumluluğu temsil eder. Bu yapı birlikte okunduğunda ayet, imtiyaz değil; ölçülü sorumluluk alanı olarak anlaşılır.

← Kategoriye Dön